Kategori arşivi: Genel

Biraz sabır


Dikte ettirilen “yükselen değerler”, “in” ler, “out” lar…
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar,
Size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız? Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir? Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında? Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?

Müşfik Kenter

Biraz sabır, bitecek bu evlere kapanmalar. O zaman tadını çıkaralım işte hayatın.

KAPLUMBAĞAYI ÖLDÜRMEK


İçimdeki bu sıkıntıyı bastıramıyorum, uzun zaman oldu. Hep geç kalmış hissi, hep yavaş hareket etmişim gibi bugüne kadar. Geçen vakitlerin, günlerin benden geçip gittiğini görmek, beni dipsiz bir kuyuya sürüklüyordu. Boşluğa düşüyordum ve bu boşluğu başka boşluklarla doldurmaya çalıştıkça, sonsuz bir döngü başlıyordu düşüncelerimde. Çünkü düşüncelerimde bir boşlukta gibiydi. Çok yavaş hareket ediyordu. Ben bu kadar yavaş hareket ederken ve dünyanın hızına yetişemezken, zaman gerçekten de ne kadar hızlıydı. Ne çok kitap yazıldı, hiçbirini okuyamadım. Çokça şiir, türkü söylendi, dinleyemedim bile. Bu yavaş hareketlerin sonucu neler yarattım diye baktım. Koskoca 5 yıl geçmiş, hem çok hızlı hem her şey çok yavaş. Ve ellerim hiç tutunamamış bu hıza. Bu yüzden avuç içlerim boş ve yumuşak. Oysa bu yumuşaklık, her dokunuşta bir yara bırakıyor bilmeden.
Rüyalarıma sığınmayı bıraktım. Rüyalarımı yazıp, not aldığım günlerde geride kaldı. Çünkü bir Adorno olmadığımı biliyordum. Yanlış bir yaşam mı doğru yaşanmaz yoksa doğru bir yaşam mı yanlış yaşanmaz, bilmiyordum. Hem her rüyamı olduğu gibi yazacak kadar cesaretli değildim. Kendi rüyalarıma bile sansür koyacak kadar, kaygı içinde yaşadığım zamanlardı. Yavaştım, korkaktım… bilmiyor, öğrenmek istiyordum. Ama gördüklerim sadece beni sarsıyordu. Öğrenmek bile acı vermeye başlar olmuştu. Bilgi güç değil acıydı. Hem belki de bilgiyi güç görenler yüzünden, hakikate ulaşmak isteyenler acıyla bir imtihan yaşamak zorundaydılar. Ben bir hakikat savaşçısı olmadım hiç. Olmak istediğim zamanlar oldu ama zamana ayak uyduramadım. Bu zamanın çok mu gerisinde yaşıyordum ben?

Gün geçtikçe sorularım çoğalmaya başlamıştı. Rüyalarımı da hatırlamaz olmuştum. Her şeyi not almaktan bıkmıştım belki de. Bir taşın içinde yaşıyordum. Ve yaşayabilmek için bu taşa anlam vermek zorundaydım. Bir zaman sonra taşın anlamı da kayboldu bende. Taş sadece taştı. Devrimci yönü vardı elbet taşın ama yaşadığım zamanın boğuculuğunda, taş artık sadece taştı benim için.
Gördüğüm rüyalarımı da unutmaya çalışıyordum. Çünkü onları yazacak kadar cesaretli değildim. Bunu dile getirmiştim. Ama bir kaplumbağayı öldürecek kadar cesaretli miydim? Ya da korkak? Ya da boşlukta? Bir kaplumbağayı öldürdüm, oysa ben o kaplumbağayı hiç tanımıyordum.
Kaplumbağa benim için sadece yavaş hareket eden, sert kabuğu olan bir varlıktı. Bana benziyordu birazda. Çünkü bende kabuk bağlamıştım. Ve bu kabuğun altındaki dünyaya kimsenin erişmesine izin vermiyordum. Başkalarının dünyasına girmekte artık cazip gelmiyordu bana. Kabuğuma çekilip, karanlık içinde hayaller kurarak yavaş yavaş ölümü bekliyordum. Çünkü her şey yavaş ilerliyordu bende. Evet her şey bende yavaş ilerliyordu yavaş yavaş bekliyordum ama ölüm aniden gelirdi.
Kaplumbağayı öldürerek kendi zamanımı mı öldürmüş oluyordum? Yani içimdeki bu yavaşlığı, bir kaplumbağayı öldürerek mi bitireceğimi düşündüm? Bir kaplumbağayı öldürmek neye çare olabilirdi? Kan aktı, ölüm yine var olduğunu gösterdi. Ne düşündüğümü bilmiyordum o an. Sert kabuğunun çatlaklarından akan kanı seyretmek bende hiçbir duygu uyandırmadı. Sadece düşündüm. Nasıl bu sert kabuktan kan akıyordu? Sanırım bu sert kabuğun altında, bir yaşam olduğunu anlayamamıştım. O zaman her şeyde bir yaşam olmalıydı. Şu taşın içinde bile bir devinim vardı o zaman. Ama taşı parçalasam kan akmazdı… Kan hem yaşamı hem ölümü simgeliyordu gözümde. İçimde zamana yetişememenin acısı hiç azalmadı, tam tersi kendimi daha da kaybettim. Kendimi kaybettikçe, kaplumbağayı daha çok kanattım. Bu bana bilmediğim bir zevk mi veriyordu, bunu hiç anlayamadım. Bu çelişkiyle yanıp kavruluyordum o an. Yine çelişki beni bulmuştu. Ya da ben kendim çelişkileri buluyordum.
Kaplumbağayı kendi evinin içinde öldürmüştüm. Evi paramparçaydı ve kan sızıyordu. Sert kabuğunun, sadece kabuk değil ev olduğunu ancak anlayabilmiştim. Onu evinin bir köşesinde sıkıştırmış ve canına kıymıştım. Oysa ben devlet falan da değildim. Bir sınır belirlememiştim ve kaplumbağa bu sınırı ihlal etmemişti. Hatta ben onun yaşam alanı içerisindeydim. Çok taşlıydı ama hiç mayın yoktu. O an tek mayın bendim sanırım. Kaplumbağa zamanıma basmıştı.
Bunları yazacak cesareti nasıl buluyorum ben. Rüyalarını yazamayacak kadar korkak biri nasıl olur… şimdi ben bir kaplumbağayı öldürerek, içimdeki bu yavaşlığı öldüreceğimi mi düşündüm?
Günler sonra ölüsüne dokundum, ayağımın ucuyla hem de. Paramparça oldu. Hala hayretle bakıyordu gözleri bana. Bak bir gün daha geçti ve sen hâlâ aynı yerindesin, hiçbir şeye yetişemedin daha çok gerilere bakmaya başladın, der gibiydi. Belki de konuştu benimle. Belki de rüzgarların getirdiği uğultulara ben anlam yüklemeye başladım. Çünkü gözlerimi kapatıp açtığımda, kaplumbağa ortalıkta yoktu. Sadece gözleri kalmıştı. Küçük, yeşil iki göz. Gözleri hep beni izleyecekti. Bana hep kaplumbağayı öldürdüğümü hatırlatacaktı. Bana hep anlatamadıklarımı hatırlatacaktı. Bir kaplumbağayı öldürdüm, oysa ben o kaplumbağayı hiç tanımıyordum. Sert bir kabuğu vardı ve çok yavaş hareket ediyordu. Sadece bunu biliyordum. Ben kendi zamanına yetişemeyerek bir mayına dönüşmüştüm yalnızlığımla. Mayına dönüşmüştüm yavaşlığımla. Ve kaplumbağa zamanıma basmıştı.
Bana bunları yazdıran hâlâ peşimde olan gözleridir belki de. Zamana yetişebilir miyim bir kere patladıktan sonra, hala bilmiyorum. Belki de mayın değil, kaplumbağa benim.
Rênas Roz – 28 Ekim 2019 / Hesekê

Platonun ünlü mağara alegorisi


Bir mağaranın içinde, dışarıdan gelen ışığa arkalarına dönük olarak ömürlerini geçirmiş olan insanların tek gördükleri önlerine vuran hayvan, insan ve nesne gölgeleridir.

Gerçek formunu hiç görmemiş bu insanlar için tek gerçeklik bu gölgelerdir. Hapis olan kişilerden biri bir gün aniden serbest kalır.

Mağaranın dışındaki dünya ile karşılaşır. Tamamen ışık ile yani gerçek ile tanışan bu kişinin gözleri neredeyse körlük yaşar.

Zamanla şimdiye kadar gerçek sandığı gölgelerin aslında gerçek olmadığını ve gerçeklerin birer karanlık yansıması olduğunu anlamaya başlar.. Hayatın gerçeğini anlayan bu kişi mağaraya dönüp diğer insanlara gölgelerin sahte olduğunu ve asıl gerçeğin dışarıda olduğunu anlatmaya çalışır. Ancak dışarıyı hiç görmeyen bu insanlar anlatılanı idrak edemezler ve kızgınlıkla karşı çıkarlar… Platon, mağara alegorisi yani benzetmesinde bir şeyleri anlamaya başlamış olan filozofların bunu halka anlatamayışını örneklemek istemiştir.

Bu metafor günümüz dünyası ve düzeni içinde hala geçerlidir. Çünkü insanlar anlayabildikleri kadarını kabul edip kendi anlayışlarının ötesinde anlatılanları kabul etmezler. Bu yüzden gerçekleri anlatanlar bir şekilde toplum içinde baskı altına alınır.

Işığı-gerçeği görmek doğruyu duymak rahatsız edicidir. Bu yüzden zihin karanlığı ve esareti seçer. Cahillik mutluluktur..Gerçek ile yüzleşmek ve özgür olmak cesaret ister.

Herkesin bir gün mağaradan çıkabilecek kadar cesur olması dileğiyle.

Hayata dokunmak 


Bir insanın hayatını avuçlarının arasına almak nasıl bir duygu, nasıl bir sorumluluk tahmin edebilir misiniz? Ya bunu tüm yaşamı boyunca yapanlar, yapacak olanlar neler hisseder, yaşar? Siz kendinizde bir rahatsızlık farkettiğinizde bunun adının konması ve bir an önce sağlığınıza kavuşmak için çalabileceğiniz kapı neresi? Siz hiçbir şey farketmeseniz de olabilecek hastalıkları önceden düşünüp tarama, koruma programları planlayan kim düşündünüz mü? 

O herhangi bir tedaviden önce sizi bilgilendirmek için anlatılan ve imzalatılan formlar var ya, sizi herhangi bir tehlikeden korumuyor. Koruyacak ve sizinle yanınızda savaşacak olan doktorunuz. Kabul etmemeniz sadece sizi sorumlu kılar, etmeniz ise doktorunuzu büyük bir yükün altına sokar. Sizin canınızı koruma yükü. Bunu bir insan neden yapsın ki sizin için, hiç düşündünüz mü? 

Doktorlar kavga etmeyi bilmez. Bu onlara öğretilmez çünkü uzun eğitim süreleri boyunca. Onlara sadece çok büyük bir yükü nasıl omuzlayacakları ve duygularını belli etmeden nasıl katı olabilecekleri öğretilir. Ama şunu anlamalısınız ki bizler iki kişilik üzülürüz ve yine iki kişilik seviniriz sizinle birlikte. Katı olmak zorundayız çünkü sizin için çözüme kavuşup biten bir sağlık sorunu, bir başka hastada bizim için yeniden başlamaktadır. 

Sağlık için savaşanların kendilerini korumak için de savaşmayı öğrenmeleri ne kadar sıkıntılı bir durum farkında mısınız? Siz mecbursunuz bunu anlayın artık, onlar sizi mutlaka kurtaracak ve iyileştirmeye mecbur kişiler değil. Sadece insan onlar, eğitim görmüş ve yardımcı olmak için ellerinden geleni yapmaya ve sır tutmaya yemin etmiş insanlar. Ya onlarla iyi geçinecek sağlığınıza kavuşmak için birlikte savaşacaksınız, ya da sadece vakit kaybedeceksiniz 

Bugün, hiç olmazsa bir gün bunları düşünün. Yoruluyoruz gerçekten. Ruhumuz, bedenimiz, beynimiz yoruluyor. Yarın yine sağlığınıza kavuşmak için buyrun  gelin. Sabah hergün olduğu gibi iyi başlayacağız biz. Yormayın bizi. 

Hem bekarlara, hem evlilere


1656337_570664743030228_1658019843_nPırıl pırıl ütülü giysili, misler gibi parfüm kokulu, saçları taralı, dişleri fırçalanmış adamı / kadını sevmek kolaydır. Aslında aşk, aynı insanı, sabahın körü uykudan uyandırdığındaki en sinirli hali ile de kabul edebilmek, aynı tuvaleti bir dakika arayla
kullanabilmek, diz yapmış pijamalarla kanepede yastıklara sarılıp sızmışken bile şefkatle okşayabilmektir. Buna katlanamayanlar zaten âşık değillerdir. Bu durumda evlilik hoşlandığın insana karşı olan duygularını öldürüyor diyebiliriz. Zira âşıksan, aynı havayı solumak bile zevk verir. Hep beraber olmak istersin. Banyodan gelen su sesi bile onun evde olduğunun işaretidir ve huzur verir. Ütülediğin gömleğin ona ne kadar çok yakışacağını düşünürsün. Pişirdiğin yemeği ne çok seveceğini hayal edersin. Bin tane ayakkabısı varken bin birinciye sahip olmaktan mutlu olacak diye, istediğin gömleği satın almaktan vazgeçersin.

Zamanla almaktan çok, bir şeyler vermekten mutluluk duyduğunu keşfedersin. Eğer kadın evlilikte ikinize yemek pişirecek, dolabı düzenleyip ütüyü yapacak bir anne olacak görülüyorsa, o kadının saçlarının hiç yağlanmadığı ve adamın geceleri terlemediği düşünülüyorsa, asla kavga edilmeyecek ve lavabo tamir edilirken dahi gülüşüp öpüşülecek zannediliyorsa zaten beklenti bir evlilik değil, bir amerikan filmini yaşamaktır. Bu hayallerle yola çıkıldığında, damat ilk gece gelinin saçlarından onbin firkete sökmeye çalıştığında, gelin ise damat firketeleri çıkaramayıp “s….m böyle kuaförü” diye söylendiğinde zaten evlilik sandıkları şey çatırdamaya başlayacaktır. Evlilik; sadece aşk değildir. Evlilik; ev arkadaşlığı, kankalık, sırdaşlık, ortak hesaba sahip mudilik, ayrı kökenlerin birleşmesi, başı hatırlanmayan bir akrabalık ilişkisidir. Aşk bu ilişkide tutkuyu sağlar ama zaten tek başına ayakta tutamaz.

Âşıksanız ateşli sevişmeler yaşarsınız ama kış akşamları evde konyak içip geyik yapamayabilirsiniz. Hala canınız sıkıldığında onu değil de annenizi arıyorsanız, yalan olmuştur o evlilik. Aşk evlilikte gider gelir. Halıya kola döktüğünde aşk biter, ama o, halıyı temizleyebilirse gene aşık olunur. O aradaki sinir evresini aşabilenler ellinci yıla kadeh kaldıranlardır.Tahammül edemeyenler ise ikinci evlilikten sonra artık evliliğin yalan olduğuna inanacaklardır. Zafer, direnenlerin olur.

C.Dündar

CUMHURİYET BAYRAMI KUTLU OLSUN – 90. YIL


tumblr_mvdt18BbKj1sly2fwo1_500“ATATÜRK HADDİNİ BİLMEDİ !

Atatürk haddini bilseydi bugün burada oturuyor olmazdık. Cumhuriyetin çocukları olarak, bizim haddimiz değil derdik. Amerikan mandasını kabul etmiştik. Bizim haddimiz değil dünyaya karşı savaşmak demiştik. İzmir’i Yunanlılara bırakmıştık. Antalya’yı Almanlara bırakmıştık. Kapadokya’yı Fransızlara bırakmıştık. İstanbul’da ABD mandasında oturuyorduk arkadaş. Kimse bana haddini bileceksin demesin. Haddini bilenin kazandığını tarih yazmadı. Haddini bilen hakkettiği yerde oturur böyle.”
— Hıncal Uluç