Agora Meyhanesinin hikayesi


Dr. Onur Şenli (1940-2017)

1890’da bir Rum olan kaptan Asteri , Balat çarşısında bir meyhane açar. Meyhanesine de Rumca “meydan” anlamına gelen “Agora” adını koyar. Meyhane masa yerine kullanılan dev fıçıları ve ucuz şaraplarıyla kısa zamanda ün yapar. Ama meyhanenin ününü artıran olay ilgisiz bir biçimde İzmir kaynaklıdır.

Aradan zamanlar geçer…
Tarih 1959’dur.
Onur Şenli adında bir tıp fakültesi öğrencisi komşu kızına aşık olur ama aşkına karşılık bulamaz. Aşk acısı ona soluğu birçok zaman, İzmir’in Agora semtinde aldırmaya başlar. Çünkü Agora salaş meyhanelerin mekanıdır. Bir gün bu salaş meyhanelerden birinde içtikten sonra eve gelir ve bir mektup yazmaya başlar aşkına.

Mektup şöyle başlar: “Sana bu satırları bir sonbahar gecesinin felç olmuş köşesinden yazıyorum.”

Onur Şenli, mektubun ileriki bölümlerinde farkına varır ki aslında bir mektup değil bir şiir yazmaktadır. Şiirine de o günlerde moda olduğu üzere ingilizce şu adı koyar: The night, wine and love. Yani Gece, Şarap ve Aşk

Onur, şiiri yayımlatmak için fakültenin dergisine gönderir,şiiri kabul edilir. Şiir Neşter isimli dergide tam basılmak üzereyken, Ege Expresi gazetesinin kültür-sanat editörü Şadan Gökovalı tarafından görülür. Editör şiiri yayınlar ama adını değiştirerek. Şiirin adı olur Agora Meyhanesi.

Şiir o kadar sevilir ki, dillere pelesenk olur. Hatıra defterlerinde yer alır, sevgililerin kulaklarına fısıldanır. Şarkısı yapılır, şarkıyı neredeyse ünlü olup da söylemeyen sanatçı kalmaz. Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Gönül Yazar, Behiye Aksoy sadece bunlardan birkaçıdır.

Şarkıyı dinleyenler İzmir’deki Agora’dan habersiz Balat’ta ki Agora Meyhanesi’ne akın ederler. Çünkü şarkıdaki Agora Meyhanesi’nin burası olduğunu düşünmektedirler. Haliyle geceleri burası hınca hınç dolmaya başlar. Öyle popüler bir mekan olur ki tam 286 Türk Filmi’nin meyhane bölümleri burada çekilir. Yani ucuz şarapların satıldığı meyhane Türkan Şoray’ları, Fikret Hakan’ları, Ayhan Işık’ları, Cüneyt Arkın’ları ağırlamaya başlar.

Halbuki Onur Şenli şiiri yazarken Balattaki meyhaneden ve sekiz köşeli olduğundan, hatta Özdemir Asaf’ın 8 köşe için 8 ayrı şiir yazdığından haberi yoktur.

2000’li yıllardan sonrada meyhane kaderine terkedilir, çöplük olarak kullanılmaya başlar.

AGORA MEYHANESİ (şiir,tam metin)

sana bu satırları
bir sonbahar gecesinin
felç olmuş köşesinden yazıyorum
beşyüz mumluk ampullerin karanlığında
saatlerdir boşalan kadehlere
şarkılarını dolduruyorum
tabağımdaki her zeytin tanesine
simsiyah bakışlarını koyuyorum
ve kaldırıp kadehimi
bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum.
burası agora meyhanesi
burada yaşar aşkların en madarası
ve en şahanesi
burada saçların her teline bir galon içilir
gözlerin her rengine bir şarkı seçilir
sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin
bu sekiz köşeli meyhane seni bilir
burası agora meyhanesi
burası arzularını yitirmiş insanların dünyası?
şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı
boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik
bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam
elimde değil
bu da bir nevi namuslu serserilik
dışarda hafiften bir yağmur var
bu gece benim gecem
kadehlerde alaim-i semaların raksettiği
gönlümde bütün dertlerin hora teptiği gece bu
camlara vuran her damlada seni hatırlıyorum
ve sana susuzluğumu
birazdan şarkılar susar, kadehler boşalır
umutlar tükenir, mezeler biter
biraz sonra bir mavi ay doğar tepelerden
bu sarhoş şehrin üstüne
birazdan bu yağmur da diner
sen bakma benim böyle delice efkarlandığıma
mendilimdeki o kızıl lekeye de boş ver
yarın gelir çamaşırcı kadın
her şeyden habersiz onu da yıkar
sen mesut ol yeter ki ben olmasam ne çıkar?
dedim ya burası agora meyhanesi
bir tek iyiliğin tüm kötülüklere meydan okuduğu yer
burası agora meyhanesi
burası kan tüküren mesut insanların dünyası

Kanserle savaşan Ege Tip mezunu Dr. Onur Şenli tedavi gördüğü hastanede vefat etti.(08.09.2017).

Kaynak: Onur Şenli (İzmir-1959)

Sorgulamadan gözlemleme


Değerli arkadaşım Prof.Dr. Yankı Yazgan’ın bir değerlendirmesinden alıntıladığım bölümleri paylaşmak istiyorum:

“Herhangi bir değerlendirme yapmaksızın, bir hüküm vermeksizin yaşananı sadece fark edebilmek anlamında kullanılan ‘mindfulness’ (Türkçesi ile ilgili değişik öneriler var, ‘farkındalık’ en sık kullanılan, bir de ‘ayrımsama’) bir yerde Doğu kökenli meditasyon uygulamalarının bir parçasıyken, bambaşka bir yerde hayatı anlamak için hiç bir veriyi reddetmeden gözlemenin ve izlemenin bir aracı olarak kullanılır.

Acı ya da sıkıntı verici olaylardan bakışlarımızı kaçırmak, farkındalığımızın dışında tutmaya çalışmak doğal bir kaçınma ve rahat etme aracı gibi gelebilir. Oysa, sıkıntı ya da üzüntü verici bir yaşantıya, tam odaklandığınızda, o yaşantıyı işimize gelmeyen yanlarını süzmeksizin anlamaya ve gözlemeye çalıştığımızda acı vericiliğinin azaldığını hissedebiliriz. Bu olayın niteliği değiştiği için değil, durumun geçiciliğini fark ederek, geçmesini bekleyebilmemiz ve acıya da geçici olduğu için daha iyi dayanabilmemiz sayesinde olur. ‘Bu da geçer ya Hu’ deyimindekine benzer bir geçicilik algısı baskıya ve acıya dayanabilme gücünü verir.

Bilimsel perspektif, bir araştırmaya başlarken konuyu deneyselleştiren bir cümle  (bir hipotez) kurmaya ve gözlemlerden elde ettiği bilgiyle kendi hipotezini desteklemeyen verileri arayıp bulmaya dayanır.

Bilimsel perspektifin popüler olamaması doğasındadır. Bir başka açıdan bizim doğamızdadır. Bilimin yöntemi bizden doğal eğilimimize aykırı davranış bekler. Zira, doğal (‘el değmemiş’) davranışsal eğilimimiz kendi müthiş hipotezimizi destekleyecek ve inandığımıza ters düşmeyecek verileri çevremizden seçip almaya, kalanını süzgeçten geçirmemeye yeminlidir adeta.  Haklı çıkmak için her şeyi yapan ‘doğal’ (bilimsel düşünüşten payı verilmemiş) zihin yapımız, her durum için verilerin bir kısmını kullanıp kalanını görmezden gelerek ikna edici (ve bilimsel araştırmaların bazılarından elde edilmiş verileri de içeren) bir açıklama bulabilir.

Dünyaya karşımıza ne çıkarsa görmek ve incelemek (ve bir süreliğine de olsa öylece ‘kabullenmek’) üzere baktığımızda, kalıcı olanı görebilir, rahatsız edici ya da korkutucu olanların o hallerinin bekleyebildiğimiz ve dayanabildiğimiz ölçüde öylece geçip gittiğini fark ederiz.

Bir ‘farkındalık’ egzersizini dünya işine siyasete karışmadan kendi kendine yapmak isterseniz, sağ elinizin avuç içini açıp 60 saniye inceleyin. Daha önce görmediğiniz dağlar, ırmaklar, yollara bakarak başlayın. Sonra kafanızı kaldırıp gökyüzüne, yanınızda yatan çocuğunuzun sırtına dikkatlice bakın. Gördüğünüz hiç bir şeyi görmezden gelmeden, hatta bir kenara yazarak. O zaman farkındalık üstünlüğü sizde olur.”

Çanakkale nasıl geçilemedi?


Cd02jYxWwAAdxoVGeldiler, 1915 Çanakkale…

İşgal güçlerinin donanmasının ana kumanda gemisi amiral Guepratte’ye ait. Amiral Guepratte işgal güçlerinin donanmasını Çanakkale’den geçirip İstanbul’a götürmekle görevli. Amiral Guepratte öyle kaptan köşkünden bizim siperlere bakıyor. Bizde boş değil ama işgal güçleri Çanakkale savaşı sırasında 2000 tane top namlusu saydı kendilerine dönük 2000 tane top namlusu ne demek bir düşünsenize.

((Aramızda kalsın 1800 tanesi soba borusu. Top sansınlar da korksunlar diye soba borularını koyduk oraya.)) Amiral Guepratte öyle siperlere bakıyor.

“Bana yüzbaşıyı çağırın” diyor.

Bir yüzbaşının adını söylüyor. Herkes şaşkın koskoca bir amiral emir subayları varken neden bir yüzbaşıyı çağırsın. Yüzbaşı kaptan köşküne geliyor.

“Efendim beni emrettiniz” diyor.

Amiral Guepratte mağrur bir şekilde:

“Yüzbaşı bu Türkler garanti boğaza mayın bıraktılar boğazda mayın var bekliyorlar ki biz boğazda mayın olduğunu düşünemeyeceğiz donanmayı boğaza sokacağım hepsini orada patlatacağım infilak edip batıracağım, salağım ya”…

Ama öyle oldu…

Öyle oldu Çanakkale savaşın da bir gemimiz suya mayın döşedi işgal güçleri donanması da girdi mayınlara çarptı ve battı.

Neydi o geminin adı…

Nusret… değil Nusrattır. Nusrat mayın bıraktı bunlar da çarptı ve battı.

Ya bir şey yanlış değil mi? Yani bu İngilizler Fransızlar düşünemiyorlar mı boğazda mayın olabilir. Hep bizlere bunu anlattılar Çanakkale savaşında Nusrat büyük bir görev başardı canım o tamam. Afedersiniz ama bunlar da aptal mıydı?

Fransız amiral Guepratte öyle kaptan köşkünden siperlere bakıyor yüzbaşı yanında.

“Yüzbaşı boğazda mayın var git mayınları temizle bu görev senin”

Yüzbaşı çok şaşkın bu büyük bir onur tarihe geçecek mayın temizleyerek.

“Emredersiniz amiralim.”

Yüzbaşı amiral Guepratte’nin kaptan köşkünden çıkacakken Guepratte sesleniyor

“Yüzbaşı”

“emredin Amiralim”

“yüzbaşı İstanbul’a vardığımızda seni orda binbaşı yapacağım.”

Hem tarihe geçecek yüzbaşı hem de ünvan, rütbe alacak.

“Emredersiniz amiralim.” Tam çıkacakken kapıdan

“Yüzbaşı”

“emredin Amiralim”

“ Yüzbaşı nişanlı olduğunu biliyorum İstanbul’a vardığımız da nişanlını Paris’den getirtip sana İstanbul da bir de düğün yapacağım.”

Baştan desene… Topları da getiriyim mi…

O sıra da siperlerde bizimkiler ellerinde tüfekler. Bu tüfek çalışır mı… Çalışır… Abi çalışsa ne olur baksana adamlara ufuk gözükmüyor her taraf kapkara çağın en büyük savaş gemileriyle gelmişler üstümüze tüfek çalışsa ne olur. Sus su da mayın var askerin moralini bozma su da mayın var. He su da mayın var bunlar düşünemeyecek mi su da mayın olduğunu mayın falan bırakmazlar ki bütün mayınları temizlerler.

Su da mayın var mı yok mu bizimkilerde bir şüphe.

İşte dostlarım arkadaşlarım tarihin o sayfasında hiç bilinmeyen. Biz hep böyle meçhul asker anıtı dedik ya aslında meçhule giden hep biz olduk. Çünkü Çanakkale direnişinde canını veren orada olan her insanın bir adı var onlar gerçek kahramanlar meçhul değil hiç biri.

Tarihin o sayfasında Cemal Bey çıkıyor sahneye. Yüzbaşı Cemal. Soyadı kanununda Durusoy soyadını alacaktır. Cemal Durusoy. Yüzbaşı Cemal diyor ki:

“arkadaşlar su da mayın olup olmadığını anlamanın bir tek yolu var”

“nedir Cemal”

“şimdi bu mayınlar suyun 5 metre altında olur”

“eee”

‘bir uçakla 300 metre irtifaya çıkıp bir keşif uçuşu yaparsak su da boğaz da mayın olup olmadığını anlarız.“

’’Cemal bu harika bir plan ama bir eksiğin var… Uçak… Yani biz büyük bir uçurtma yapıp havalandırsak seni.”

“Hayır bir uçak var”

“Nerde Cemal”

“ Zamanın da İsmail Efendi Kahireye gitmek için İstanbuldan havalanmıştı”

“ee onu mu bekliyecez”

“beklesenizde gelemez düştü öldü rahmetli”

“ee Allah rahmet eylesin ne yapalım”

“eesi orada düştü kaz dağlarında düştü orada bir uçak var.”

Ve kaz dağlarında düşmüş olan o uçağı buluyoruz, onarıyoruz, yüzbaşı Cemal uçuyor…

Keşif uçuşundan sonra geliyor diyor ki “arkadaşlar su da mayın yok bütün mayınları temizlemişler.”

İşte bu keşif uçuşundan sonra Nusrat bir kez daha mayın bırakıyor. Bizim sarayın armağanlarını Japonya’ya götürmek üzere yola çıkan ama ne yazık ki geri dönüş yolun da 16 Eylül 1890 tarihinde batan bir gemimiz vardı. Neydi o geminin adı… Ertuğrul fırkateyni… 1890 yılında japon denizinde batıyor ama Ertuğrul 25 yıl sonra Çanakkale’ye bir uçak olarak dönüyor. Çünkü düşüp onardığımız o uçağa Ertuğrul adını veriyoruz.

Nusrat büyük bir görev başarıyor. Peki Ertuğrul adlı o uçağı bu millet hatırlıyor mu.

Bunca yıl onca 18 Mart Çanakkale kutlamaları… Meçhul asker.

Filozof Thomson Edi’nin bir sözü var. “Toplumlar bilgisizlik yüzünden yok olurlar.” Ne kadar biliyoruz farkındayız Çanakkale’nin insan öyküleriyle hamaset yok gerçek kahramanlarla ne kadar farkındayız Çanakkale’nin.

Amiral Guepratte’nin elinde rapor yüzbaşı imzalamış boğazda ki bütün mayınlar temizlendi tam yol İstanbul…

Şimdi anlaşıldı mı yani bu 7 düvel su da mayın olduğunu düşünemeyecek kadar özür dilerim af edersiniz aptal değildi. Ama karşılarında çok daha zeki çok daha duyarlı birileri vardı. Biz de onlara meçhul diyoruz.

Bütün diretnotlar 18 Mart boğaza giriyor birden geminin biri infilak ediyor. Amiral Guepratte şaşkın ne oldu onun kazanı mı patladı bir başka gemide infilak ediyor…

Suda mayın var mayın tarlasına girdiler motorlar stop herkes dursun. Bütün donanma kalakalıyor kımıldayamıyorlar her tarafta mayın… Tam da bizim topçuların atış alanındalar…

O anı düşünsenize bizim topçuların keyfini. Dur biraz seyredelim… Dur dur hemen ateş etme… Oğlum ateş… Birbiri ardına top mermileri amiral Guepratte donanmayı geri çekmek zorunda geri çekerken mayınlara çarpıyor bir yandan top mermileri rezil oldu.
“Çabuk bana yüzbaşıyı çağırın çabuuk”

Amiral Guepratte 18 mart günü gemisinde savaş mahkemesini kurduruyor yargılanan yüzbaşı.

“Yüzbaşı aldattın bizi ne bu rapor”

“Ama efendim”

Çanakkale savaşının en şaşkın adamı işte o yüzbaşı ne olduğunu anlayamıyor ki.

“Ama ben görevimi yaptım suda mayın olmamalı”

“Sus vatan hainisin… Karar… İdam…”

Yüzbaşı öyle üzgün şaşkın oysa o tarihe geçmeyi umut ediyordu rütbe alıp binbaşı olacaktı dahası İstanbul da sevgilisiyle buluşup evlenecekti şimdi ise ölüm bir kaç saat ilerde onu bekliyor. Yüzbaşı gözyaşları içinde. Amiral Guepratte öfkeli.

“Yüzbaşı yarın sabah bu geminin kendi gemimin direğine asılacaksın seni göreceğim”

Yüzbaşı şaşkın başı yerde

“Mahkumun son sözü”

Yüzbaşı başını kaldırıyor ve amiral Gueprattenin gözlerinin içine bakarak son sözünü söylüyor.

“BABA”

Ve ertesi sabah amiral Guepratte öz oğlu yüzbaşı Guepratte’yi kendi gemisinin direğine astırıyor…

İşte bu Ertuğrul uçağının uçuşu Nusrat’ın mayın bırakmasının ardında büyük bir dram var biliyor musunuz. Çanakkale savaşında ki bizim büyüklüğümüz Mustafa Kemal’in söylediği sözdür orada ölen insanlarla ilgili ne diyor:

“Onlar, artık bizim de çocuklarımızdır.”

Bu büyük milletin bu büyük medeniyetin Çanakkale’den çıkardığı söz şudur Atatürk’ün söylediği söz:

“Savaş, eğer bir ülke savunmasını içermiyorsa cinayettir.

Ve canımızı almaya gelenleri bu toprağın evladı yapmak gerçek kahramanlıktır.”

Elinizi açın


tumblr_nt4dcz3y481ssw92bo1_1280Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır.
Bir hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki
bir kazığa bağlanır.
Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur.
Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.
Maymun tatlının kokusunu alır ve yiyeceği kavrar,
ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkartması olanaksızdır.
Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkamaz.
Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama kaçamaz.
Aslında maymunu tutsak eden birşey yoktur.
Onu sadece kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir.
Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır.
Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan
kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey,
arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur.
Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri
serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır.
Joseph Golstein

Bardağı bırakın


Profesör, elinde, içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı.
“Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?” diye sordu.
Öğrenciler, ’50gr!’ …. ’100gr!’ …. ’125gr’ cevabını verdiler.
“Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem” dedi profesör ve devam etti:“
Ama, benim sorum şu:
Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?”
– Hiçbir şey
– Tamam, peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?
– Kolunuz ağrımaya başlardı.
– Haklısın; peki ya 1 gün boyunca tutsam ne olur?
– Kolunuz iyice ağrır, adaleniz spazm yapar, belki de
çözüm bulmak için hastaneye gitmek zorunda kalırsınız.
Sorularına cevap alan profesör, can alıcı noktaya temas etti:
– Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme ortaya çıktı mı?
Öğrenciler bir ağızdan cevapladılar:
“Hayır.”
– Peki o takdirde, zaman içinde kolun ağrımasına ve kas spazmına yol açan olay neydi?
Profesör ikinci bir soru daha sordu:
– Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?
– Bardağı bırakırsanız, rahatlarsınız.
Profesör beklediği cevabı almıştı.
Öğrencilerini kutladı ve bütün bu soruları sormasına sebep olan açıklamayı yaptı:
“Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsan, bir sorun yaratmaz.Uzun bir süre düşünürsen, başın ağrımaya başlar. Ama hiç aklından çıkarmazsan,artık başka bir şey düşünemez hale gelirsin; bu seni bitirir. Elbette hayatınızdaki sorunları düşüneceksiniz; halletmeye çalışacaksınız.Ama en önemlisi, onları, her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır.Bu şekilde strese girmez ve sabah taze bir beyinle uyanırsınız. Taze bir güne,yeni sorunlarla mücadele azmini kazanarak başlamış olursunuz. Bu yüzden arkadaşlarınıza vereceğiniz en önemli tavsiye,
‘Bardağı yere bırak’ olmalıdır.”

EŞİ VE ÜÇ OĞLU DOKTOR OLAN BİR ANNENİN YAZISI!


130,banner2jpg“Bugün doktor olan oğlum, yoğun bakımda durumu ağır olan hastası fenalaşınca, poliklinikteki hastasını bırakıp aciliyeti olana koştu. Saatler süren operasyon geçiren hastasını kurtarabilmek için bir kez daha canla başla çalıştı. Poliklinikteki sırasını bekleyen (durumu acil olmayan) hasta ortalığı birbirine kattı ‘ölmeyi hak ediyorsunuz’ diye.

Evet! Benim oğlum ölmeyi hakediyor. Çünkü, daha ilkokulda cumartesi, pazar, kar, soğuk, yağmur demeden uykulu gözlerle dersaneye gitti, daha başarılı olabilmek için. Aynı tempo ortaokul ve lisede de devam etti. Bir kez olsun arkadaşlarıyla doyasıya gezemedi. Kış boyunca gösterimdeki filmlere gidemeyip, ‘yaz sezonu tekrar gelir o zaman seyrederim’ diye umut etti. Benim doktor oğlum gençliğini yaşayamadı. Üniversite sınavında başka bir şehrin tıp fakültesini kazandı. Bir gün bile ayrı kalmadığım, daha bebekken ağlamasın diye sırtıma çarşafla bağlayıp, bulaşık yıkadığım oğlumu gurbete yolladım. Sırf ağabeyi ve babası gibi doktor olsun, insanlara şifa dağıtsın, hayır duası alsın diye. Ama yokluğuna bir türlü alışamadım, arkasından her gün ağladım.

Bir öğrenci evinde kaldı oğlum. Başlangıçta zor günlerdi. Elini sıcak sudan soğuk suya sokmadığım oğlum yemek yaptı arkadaşlarına, bulaşık yıkadı, tuvalet temizledi. Bir gün dahi gurura kapılmadı, ‘kolej mezunuyum, varlıklıyım’ diye. Zordur tıp fakültesi, bir okuyan bilir, bir de ailesi. Hiç boş saati, boş günü yoktur. Anfi dersi, laboratuvar, stajyerlik, intörnlük derken gecesi gündüzü kalmaz. İki şehir arasında yıllarca gidip geldik oğlumuza destek olalım diye.
Benim oğlum gurbette sabahları kahvaltı yerine simit yedi yıllarca, karnını doyuracak annesi yanında olmadığı için. Çok zor yıllardı hepimiz için, onu ilk kez bırakıp geldiğim gün daha dün gibi aklımda. Özlem yıllarca sürdü ve nihayet oğlum babası ve ağabeyi gibi doktor oldu.

Sonra zorlu süreç tekrar başladı. Pratisyenken bir yıl askerlik yaptı Güneydoğu’da. Kurşun geçirmez yelek giyip operasyonlara katıldı. Mehmetçiğe şifa dağıttı. Daha sonra TUS denilen ihtisas sınavını kazanabilmek için iki yıl dersane-kütüphane arasında koşturup beyin cerrahi bölümünü kazandı.

Asıl maraton şimdi başlamıştı oğlum için. Uzun süren ameliyatlar, aralıksız 36 saat çalıştığı gün aşırı nöbetler derken ayakta durmaktan toplar damar yetmezliği gelişti ve bacaklarında yaralar oluştu. O kadar yoğun çalışıyordu ki, kendisi gibi doktor olan eşini ve yeni doğmuş bebeğini nadiren görüyordu. Evet benim oğlum bütün bunlardan dolayı ölmeyi hak etti! Asistanlık bittikten sonra oğlum ve eşi uzman oldular, Türkiye’nin bir ucuna mebcuri hizmete, düzenlerini bırakıp gittiler, hem de seve seve. Bizim için hasret tekrar başladı. Anne-baba olup da çocukları yanlarında olmayanlar evlat hasretini iyi bilir. Her gün dua ettim yuvalarına, ait oldukları yere geri dönebilmeleri için. Boş evlerinde yanlarında götüremedikleri çiçekleri solmasın diye sularken ağladım günlerce.

Sen ey, oğlum başka birinin hayatını kurtarıyor olduğu için muayenesi 15 dakika geciken hasta! Oğlumun ölümü hak etmesinin sebebi iyi bir insan, iyi bir doktor, iyi bir evlat, iyi bir eş ve iyi bir baba olması mı? Devlet dairelerinde, bankalarda ve daha başka nice yerde, lüzumsuz yere kuyrukta bekletilirken, gişedeki memuru da öldürmeyi düşünüyor musunuz? Vicdanınız hastaneye gelince mi köreliyor yoksa zaten vicdansız mısınız?

Ben, eşi ve üç oğlu doktor bir anne olarak doktora şiddet uygulayan veya aklından şiddet uygulamayı tasarlayan vicdansızlara hakkımı helal etmiyorum! Doktorları üç-beş oy uğruna topluma hedef gösterenler, hasta hakkı deyip, doktorun hakkını elinden alanlar, kendinizden utanın! Kırkbeş yıllık bir hekim eşi olarak doktorların böyle bir muameleye layık görülmesini esefle kınıyorum. Eğer Allah bana ömür verirse torunlarımın doktor olmaması için elimden geleni yapacağım.

Mersedes Kadir


tumblr_nowbefmM2X1s7ipdbo1_500Fotodaki abinin ismi Kadir , Mersedes Kadir. Akli dengesi yerinde değil ve bütün gün üstünde dolaştığı önünde Mercedes arması olan sopayı Mersedes’i zannederek yaşıyor. Buraya kadar tamam. Anlatmaya bayıldığım kısmı bundan sonra başlıyor.. Koskoca bir şehir , Kadir’in Mersedes hayalini her şeyiyle sahiplenmiş durumda.. Kadir trafik ışıklarında duruyor, arabasını park ediyor, diğer arabalar trafikte ona yol veriyor, ona göre parkediyor. Bütün şehir o “Mersedes”in farkında! Kadir sopasını Mercedes servisine götürüyor, ustalar bütün ciddiyetleriyle arızaları anlatıyor, bi usta sopaya teyp takıyor, diğeri aynasını, armasını yeniliyor.. Sıkı durun; trafik polisleri yanlış yere parkettiğinde ya da ‘çok hızlı gittiğinde’ Kadir’e ceza yazıyorlar, zamanı geldiğinde muayeneye gönderiyorlar! Bir koca şehir, Malatya, Kadir’in hikayesini onunla birlikte yaşıyor. Bir ‘deli’nin sopasına göre yaşayan şehirlerin, sopayla, sapanla, satırla birbirlerini kovalayan şehirlere dönüşmesini gördükçe bu hikayeyi anlatırım senelerdir.. Bazıları anlar.

Hukuk Postası .İsmet Hancı’dan alınmıştır