Hayata dokunmak 


Bir insanın hayatını avuçlarının arasına almak nasıl bir duygu, nasıl bir sorumluluk tahmin edebilir misiniz? Ya bunu tüm yaşamı boyunca yapanlar, yapacak olanlar neler hisseder, yaşar? Siz kendinizde bir rahatsızlık farkettiğinizde bunun adının konması ve bir an önce sağlığınıza kavuşmak için çalabileceğiniz kapı neresi? Siz hiçbir şey farketmeseniz de olabilecek hastalıkları önceden düşünüp tarama, koruma programları planlayan kim düşündünüz mü? 

O herhangi bir tedaviden önce sizi bilgilendirmek için anlatılan ve imzalatılan formlar var ya, sizi herhangi bir tehlikeden korumuyor. Koruyacak ve sizinle yanınızda savaşacak olan doktorunuz. Kabul etmemeniz sadece sizi sorumlu kılar, etmeniz ise doktorunuzu büyük bir yükün altına sokar. Sizin canınızı koruma yükü. Bunu bir insan neden yapsın ki sizin için, hiç düşündünüz mü? 

Doktorlar kavga etmeyi bilmez. Bu onlara öğretilmez çünkü uzun eğitim süreleri boyunca. Onlara sadece çok büyük bir yükü nasıl omuzlayacakları ve duygularını belli etmeden nasıl katı olabilecekleri öğretilir. Ama şunu anlamalısınız ki bizler iki kişilik üzülürüz ve yine iki kişilik seviniriz sizinle birlikte. Katı olmak zorundayız çünkü sizin için çözüme kavuşup biten bir sağlık sorunu, bir başka hastada bizim için yeniden başlamaktadır. 

Sağlık için savaşanların kendilerini korumak için de savaşmayı öğrenmeleri ne kadar sıkıntılı bir durum farkında mısınız? Siz mecbursunuz bunu anlayın artık, onlar sizi mutlaka kurtaracak ve iyileştirmeye mecbur kişiler değil. Sadece insan onlar, eğitim görmüş ve yardımcı olmak için ellerinden geleni yapmaya ve sır tutmaya yemin etmiş insanlar. Ya onlarla iyi geçinecek sağlığınıza kavuşmak için birlikte savaşacaksınız, ya da sadece vakit kaybedeceksiniz 

Bugün, hiç olmazsa bir gün bunları düşünün. Yoruluyoruz gerçekten. Ruhumuz, bedenimiz, beynimiz yoruluyor. Yarın yine sağlığınıza kavuşmak için buyrun  gelin. Sabah hergün olduğu gibi iyi başlayacağız biz. Yormayın bizi. 

CUMHURİYET BAYRAMI KUTLU OLSUN – 90. YIL


tumblr_mvdt18BbKj1sly2fwo1_500“ATATÜRK HADDİNİ BİLMEDİ !

Atatürk haddini bilseydi bugün burada oturuyor olmazdık. Cumhuriyetin çocukları olarak, bizim haddimiz değil derdik. Amerikan mandasını kabul etmiştik. Bizim haddimiz değil dünyaya karşı savaşmak demiştik. İzmir’i Yunanlılara bırakmıştık. Antalya’yı Almanlara bırakmıştık. Kapadokya’yı Fransızlara bırakmıştık. İstanbul’da ABD mandasında oturuyorduk arkadaş. Kimse bana haddini bileceksin demesin. Haddini bilenin kazandığını tarih yazmadı. Haddini bilen hakkettiği yerde oturur böyle.”
— Hıncal Uluç

Kısa bir bayram yazısı


Konu Bayram olunca çocukluğumun bayramları geliverdi aklıma. Günler öncesinden başlayan bu mutlu bekleyişin çocuk kahramanlarıydık o dönem. Babamızın bizlerin elinden tutarak pazara götürmesi ne inanılmaz bir coşkuydu. Hiç bırakmazdık o kocaman ve heybetli eli. Minik avuçlarımız ter içinde kalırdı da, ‘Terledi ellerim babam’ demezdik. O kocaman adımlara ayak uydurmak için babamın peşi sıra koşuşumuz, mağazaları dolaşıp bayramlıkları denediğimiz bir heyecanla, unutulmaz anılar olarak kaldı.
Ne yazılır ki daha başka, hani derler ya, ‘Bayramlar anlatılmaz, yaşanır’ aynen öyle. Yaşamak, o dönemi yaşamak farklı bir mutluluktu bizler için. Her bayram aklıma gelen o doyumsuz güzellikleri anımsadıkça bir başka insan olurum. Ertesi güne, yani bayrama uyanışımız, hiç uyumayışımızdır aslında. Bayram namazı için babamızın pantalonuna yapışarak camiye gidişimiz, kocaman adamların yere yatıp kalkışları, sonra bayramlaşmaları, bayram ziyaretleri, yenilen tatlılar, toplanan harçlıklar…
Sizin için çok şey ifade etmeyebilir, ancak bir çocuğa harçlık vermek, onun mutluluğuna mutluluk katacaktır inanın. 3 kardeş ev ev dolaşıp eş dost ziyaretleri yapardık sabırla, elbette ki verilmesini beklediğimiz harçlık umuduyla. Çünkü o küçücük paralar büyük mutlulukların anahtarıydı. Biriktirdiğimiz küçük bir meblağ çok şeyleri yaşamamız için imkândı. Bayram alanlarına koşuşumuz, daha sonrası sinemada taçlanan bayram gezileri, ve elbette ki 3-4 gün sürecek olan o anlatılamaz bayramlar!..

Lafı çok mu uzattım! Haklısınız. Bayramlar anlatılamıyor işte, yaşamak gerek…

Şimdiden mutlu bayramlar…

Sevda Kuraklığı


Beyaz adam, yeni kıtada karşılaştığı yerlilerin dilini çözdüğünde bir şey dikkatini çekmiş.
Şarkıları, şiirleri, ağıtları hep su üzerineymiş.
Merak edip sormuş beyaz adam:
“Niye şiirleriniz hep sudan söz ediyor?”
“Buralarda en çok suyun yokluğunu çekiyoruz da 0ndan” deyip gülmüş yerli:
“Ya sizin şiirleriniz niye hep sevgiden söz ediyor?”
***
Cep telefonuma “bip-bip” yağan bayram mesajlarında hep sevgi, aşk, barış dilendiğini gördükçe bu öyküyü anımsıyorum.
Görülmedik bir nefret salgını memleketi kasıp kavurmuş ya da yüreklerimiz bir sevda kuraklığında çöl olmuş gibi…
Bu felaketin ardından, amatör şairler arasında yarışma yapılmış da, 0nlar da en çok öfkeden yılmışlıklarının, aşka susamışlıklarının şiirini yazmış sanki…
Türk mani sanatının, kitap çıkarma imkânı bulamamış gizli yetenekleri her bayram ortaya dökülüyor ve telefon ekranı boyutunda küçülttükleri hevesleriyle, illa sevdaya dair cep mesajları döktürüyor:
“Kalplere merhamet, yuvalara muhabbet” diliyor.
Merhametin, muhabbetin çokluğundan değil; yokluğundan…
***
Sevdasızlık salgını şuradan da belli ki, bir karamela kâğıdından ya da tavşancı amcanın niyet pusulasından kopya çekip “herkese gönder”diğiniz bir cep manisi, kapsama alanında ulaştığı mutsuz alıcılarca behemehal kaydedilip bu kez 0nların rehberindeki “herkese gönder”iliyor; sanal sanal çoğalıp dön dolaş tekrar size geliyor.
Geçen yüzyılda elinde curasıyla dere tepe gezinip yüreği yanıklara mani düzen halk âşıkları gibi…
Çocukken okudukça aşklarına özendiğimiz cep fotoromanları gibi…
Cep mesajları da cepten cebe dolaşıp bize yokluğunu hissettiğimiz, hasretini çektiğimiz sevda ve barış iklimini hatırlatıyor.
***
Lakin çoğu zaman mesajın dilediği iklimle, ulaştığı iklimin farklılığı veya telefon sahibinin hoyratlığıyla telefondaki mesajın nahifliği çelişik manzaralar çıkarıyor ortaya:
Düşünün, tam kurbanlık koyunu çukur üstüne yatırmışsınız, bıçağı besmeleyle boynuna saplayıp kanını, başucunuza topladığınız çoluk çocuğun üstüne fışkırtacaksınız, art arda bipleyen cep telefonunuzdan aşk dilekleri faş ediyor.
Din adına, masum din adamlarının gırtlağının kesilmesine, güzelim şairlerin, sevdalı gençlerin ateşe verilmesine mâni olamıyorsunuz ama, dini bayramlarda cep mesajlarında barışa ve sevdaya dair bol bol mani okuyorsunuz.
Susuzluk derdiyle ille suya ağıt yakan yerliler gibi, en çok yokluğunu çektiğiniz şeylerin, aşkın, barışın, huzurun şiirini yazıyor, elden ele, cepten cebe dağıtıyorsunuz.
***
Madem laf, kurbandan, bayramdan, barıştan, şiirden açıldı; bırakayım “Bayram bir ömürdür, ben gibi bir deliye” diyen Can Yücel bağlasın yazımızı:
“Koyunlar, keçiler ve koçlar için
ne kadar bayramsa, Kurban Bayramı…
Bu barış var ya, bu barış;
cephedekiler için o kadar barış…”
CAN DUNDAR

Aşkın ibadeti


Diyordu ki sevgili arkadaşım mektubunda…
Sana bir şarkı söylemek isterdim, “şekeri seviyorum” yazılı bir tişört giyip… Oysa bu sabah bir anneye ihtiyacım var. Göğsümün ortasına kanlı bir dövme yaptım; “acıyı seviyorum” yazıyor… Dün gece ve bu sabah yürekleri hafiflesin diye insanların, gidiyorum sevdiğim adamın yüreğinden. Dizlerim titriyordu uzun zamandır. Kırdım ayak bileklerimi… Tanrı başka kadınlara ortalama sevdalar hediye etti. Bize bu ortalama sevdaların mutsuz erkeklerini sevmek düştü. Kara, mutsuz bir ağaç ne bilsin bahar olmayı, çaputlarla bezenmeyi… O ağacı sökmesinler diye kökünden, bulut olmaya karar verdim. Üstünde ağlayıp, yeşil dallar açtıracağım sandım. Oysa gücü yok sevdiğimin, çok korkuyor. Elleri terliyor… Kıyamadım anneciğim… Bu sabah seni düşünerek uyandım, bu sabah sen benim annem ol, olur mu? Koca gözlerim ağlıyor. Cemal Süreya’nın yürüdüğü bir Moda sokağında bir kız çocuğu ağıtlar yakıyor yani kendi dilinde… Ben acıyı sevmem biliyor musun? Mutlu olmayı çok isterdim… “Sinema, aşk ve sen” diye bitirdim son mesajı… Alınterimden ayırmak istemiyorum onu… “Bırak kanatların olayım” demiştim, yüksekten korkuyormuş, ne bileyim… Ben anladım ki gerçekten sevmişim anne. Ama şimdi gitme vakti… Annenin tahtı kızının bahtı olurmuş… Ben yine gidebilme ihtimali olan bir adamı sevdim… “Kelebek oldum ben” demiştim. Bu sabah öldü kelebekler… Kurutup papatyalarla beraber, kirpiklerimin ucuna astım kelebeklerimi… Bir oğlum olursa adı belli artık… Kanatları olan, özgür bir çocuk olacak. Güzel resimler bekliyor bizi, güzel hikâyeler… Canı sağolsun herkesin… Bir türkü diyorki: “Her akşam aynı hüzün/ yol gözler iki gözüm/dış kapıda beklerim/ avcum içinde yüzüm…
Sen gelmezsin bir türlü/nice dertleri çektim/ bu başka türlü…
Yar sevmedim üstüne/bilmedim bana kastın ne/bu hayat senin diye/ beni üzdün niye/ unutamam seni yar
Bugünün yarını var/beraber mutlu geçen günlerimiz var…”

Türküler söylendikçe, bir ana kızına sarıldıkça, yağmur yağdıkça Leyla olmaya gönüllüyüm. Bana bıraktığı kalbi avuç içlerimde. Allah’a avuç içimde bir kalp ile dua ediyorum artık… Bil ki bu kız çocuğu yürek yarası ile çok güzel yollara yürüyecek ve sen yanımda olacaksın hep… Günaydın bu sabahımın annesi…

Bir yıl önce olsaydı; beş, hatta on yıl önce bambaşka şeyler düşündürürdü arkadaşımın iç kanaması bana…

“Bırak gitsin, sevmek tek kişilik” derdim. “Aşk zaten hastalıklı bir hal” derdim. “Sen sevdikçe büyürsün, kadınlar hep daha cesur” derdim. “Kimi sevdiğin önemli değil, önemli olan sevme becerin” derdim.
Ama artık biliyorum ki, artık öğretildim ki “kimi sevdiğin” önemliymiş.
Uzun yolu göze alamayana kelebek olunmazmış bebeğim. Nefesi yetmeyenle dipte hazine aranmazmış. Aşkın ibadetini bilmeyene bayram bağışlanmazmış…
Sen de “bağışlama” artık, ne olur.
Güzel midir bilmiyorum ama şu anda çekmekten mutlu olduğun o aşk acısı geçecek biliyorsun. Ve bu yaz biz seninle Boğaz’dan geçen gemilere bakarken “gidenleri” sayacağız birer birer… Hoş gör beni, mektubuna buradan yanıt verdim ama öyle aynı ki her şey…
Ama gör şunu Allah aşkına; sen de sevilmek için geldin dünyaya, sevme hakkın buraya kadar, artık yeter!

İclal AYDIN

BAYRAM TEBRİĞİ


1965 senesiydi. İşe gireli henüz iki hafta olmuştu. Bir genel müdürlükte, özel kalem müdürünün yardımcısıydım. Bayrama on gün kala, müdürüm hastalandı ve rapor aldı. Ertesi gün, genel müdür, beni odasına çağırdı:
-Buyrun efendim.
-Tebrik kartları hazır mı evladım?
-Hangi tebrik kartları efendim?
-Eyvahlar olsun, Şükrü sana söylemedi mi? Bayram geldi, tebrik kartı göndermeli. Şimdiye çoktan postaya vermiş olmamız gerekirdi.
-Hiç haberim olmadı efendim
-Hemen, hemen hemen ! Yarına istiyorum üç bin adet kartı sabaha kadar yaz ve postaya ver.
-Emredersiniz efendim! dedim ve odadan çıktım. Ancak üç bin adet bayram tebrik kartını tek tek nasıl yazacağım?

Genel müdür, kartların çini mürekkeple ve güzel bir yazıyla yazılmasını isterdi. Üç bin adet kartın iki bin tanesi makamca kendinden aşağıda olanlara şu şekilde yazacaktım:
“Bayramını kutlar, gözlerinden öperim.”
Kalan bin tanesi de, daha üst makamdakilere:
“Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.” şeklinde yazılacaktı

Hiç vakit geçirmeden masamın başına geçip kolları sıvadım. Önümde davetiyelerden oluşan irili ufaklı pek çok dağ duruyordu. Ben mesaim bitiyor, az sonra çıkar evime giderim derken, sabaha kadar burada kalıp üçbin kartı yazmak zorunda kaldım. Sızlanmanın faydası yok, işe başlayım:
Bayramını kutlar, gözlerinden öperim.
Bayramını kutlar, gözlerinden öperim.
5,10,20,50,100, 750,875. Yazıyorum yazıyorum bitmiyor! Vakit gece yarısını geçti gitti bana öyle bir sıkıntı bastı ki, tarif edemem.
Yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum.. bitmiyor.
En nihayetinde alt makam kartları bitti. Ama ben de bittim. Şafak sökmek üzereydi. İşi biten kartları masamın üzerinden alıp başka bir yere koydum.

Ama önümde hâlâ bin adetlik bir kart yığını durmaktaydı.
“Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim” e başladım..
Durmadan yazıyordum. Göz kapaklarım öyle ağırlaşmıştı ki, gözlerimi açık tutmam her bir karttan sonra daha da zor bir hale gelmişti. Resmen işkence çekiyordum.
125,279,400, 689. yazdım yazdım yazdım. Bir vakit sonra, artık ben kaleme değil o bana hakim olmaya başladı. Ama hâlâ yazıyordum:
“Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.”
“Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.”
“Niyaz ederim başarılı günler sizinle eşinizin bayramını kutlarken…”
“Kutlarken eşinizin bayramını saygıyla sıhhatli günler diler Niyazi ile beraber ederim…”
“Niyazi ile birlikte sizin ve eşinizin bayramını kutlarken ayrIca sıhhatle ederim…”
“Önce bayramınızı eder, sonra eşinizle Niyazi’ye başarılı günler dilerim…”
“Sizin de eşinizin de Niyazi’nin de bayramını saygıyla eder, sıhhat dilerim..”
“Sıhhatli eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, Niyazi’ye başarılar diler aynı zamanda ederim…”
“Bayramınıza etmeden önce eşinizi saygıyla kutlar Niyazi’nin gözlerinden öperim…”
“Sizin de, eşinizin de, Niyazi’nin de, bayramını da, tatilini de, gelmişini de, geçmişini de.. saygıyla ederim…”

Sabah tam mesai saatinde, gözlerim kan çanağı bir halde kartları yetiştirdim.. Genel müdür bir-ikisine şöyle bir baktı:
-Aferin, dedi. Bitirmen iyi olmuş. Hemen postalayın!
Hemen postaladık.
Üç gün sonra da önce bizim genel müdürü, ardından bendenizi postaladılar…

Aziz Nesin