“Kıyamam Sana”


Leman Sam’ın “Kıyamam Sana” şarkısını dinlemeyeniniz yoktur sanırım. Bu şarkıyı bir aşk şarkısı sanıyorsunuz değil mi? Hayır değil. Söz yazarı Karaköy Genelevi’nde çalışan meçhul bir kadın. Bir gün beklemediği anda hamile olduğunu öğrenir. Bulunduğu ortamı ve şartları düşününce bebeğinden vazgeçmekten başka çaresi yoktur. Evlatlık vermeye karar verir ve bu sözleri yavrusuyla beraber olduğu o son gece yazar. Çaresiz bir annenin kaleme aldığı Leman Sam’ın bestelediği bu şarkının sözleri şöyle;

Bir gün anlayacaksın ,
neden sessizce gittiğimi ..
Senden vazgeçmek uğruna ,
nasıl bir savaş verdiğimi..
Mevsim kış olur hani ,
bir yudum güneş bulamazsın ,
sonsuz uçurumlardaki
çiçeklere dokunamazsın..
Her sabah bir sayfa daha,
eksilip gidiyor ömrümden..
Gönlümün yıkıntılarında ,
can çekişiyor umutlarım..
Ellerimde acı var, ellerini tutamam,
kıyamam, kıyamam sana..
Yollarımda ayaz var, yaklaşma yollarıma,
kıyamam, kıyamam sana…
Karanlık gecelere ortak edemem seni,
Kıyamam,
kıyamam sana…

Cimon ve Pero


Cimon ve Pero’nun Hikayesi

Zengin bir kumaş tüccarı olan Cimon,ortağının yalan beyanları ile o dönem çokça uygulanan bir ceza olan açlık zindanına atılır.

Bu zindanlarda insanlar günlerce aç bırakılarak ölüme mahkum edilirdi.

Aç kalarak ölüme mahkum edilen Cimon’un kızı Pero, sürekli gardiyanlara yalvararak babasını görmeye gelmektedir.

Yaklaşık yarım saatlik bu görüşmeler rutinleşir. Pero birkaç gün sonraki gelişinde yanında yeni doğan çocuğunu da getirmiştir.

Babası ile konuşurken ağlayan bebeği susturmak için bir göğsünü açar ve çocuğu emzirmeye başlar. İşte o an aklına babasının hayatını kurtaracak olan fikir gelir.

O günden sonra Pero düzenli olarak her gün babasını ziyarete gelir.

Aradan birkaç hafta geçmesine rağmen yaşlı adam hala ölmemiştir, ve bu hapishane yetkililerin de dikkatini çeker.

Aradan uzunca bir süre daha geçer ve Cimon hala hayattadır. Bunun üzerine Kral, Cimon ve Pero’nun görüşmelerinin gizlice izlenmesini ister.

Gardiyanlardan biri gizlice Cimon ve Pero’nun görüşmesini izler, ve gördüklerini de krala anlatır.

Duyduklarıyla şaşkına dönen Kral, Pero’nun yaptığı bu fedakarlık karşısında kayıtsız kalamaz ve Simon’un serbest bırakılması emrini verir.
Gardiyanın gördüğü şudur; Pero babasını ziyarete geldiği hergün açlığa mahkum edilmiş olan ve yiyecek hiçbir şey verilmeyen babasını tıpkı çocuğunu emzirir gibi emzirmekte ve açlıktan ölmesine mani olmaktadır…

Tablo: Peter Paul Rubens

Mor Cepken


Yörük kadını yaşlanıp iyice deneyim kazanınca Kezbence olur adı. O oymağın bilge kişisi, akıl danışılanıdır artık. Göçebe yörüklüğünün kadınlarına tanıdığı yüce bir haktır mor cepken. Erkeklerin ise korkulu rüyasıdır. “Mor Cepken”, Karacaoğlan türkülerinde geçer. Günümüzde Ege, Muğla, Antalya ve Toros yörüklüğünde yaşlı kadınlar tarafından hâlâ bilinir.Yörük kızlarının çeyiz bohçasına önce “Mor Cepken” konur. Kenarları sarı simgelerle işlenmiş, yelek biçiminde, mor renkli bir giysidir. Yörük kızları sevdikleriyle evlenirlerdi. Başlık parası gibi alışkanlıkları yoktu. “Mor Cepken” evlilikte yeri, zamanı geldiğinde, darda kalan yörük kadınının erkeğine karşı kullandığı bir boşanma özgürlüğünün simgesidir. Mor renk ihanete uğramış, aldatılmış, aşkın rengidir. “Mor Çatı” adı oradan gelir. Bizler dünyaya Mor Cepken’i yeterince tanıtabilseydik 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü “Mor Cepken Günü” olarak kutlardık. Evli yörük kadını, ihanete uğrayınca ya da kocası tarafından aşağılanıp dövülünce, bir şekilde Mor Cepken’i giyip herkesin görebileceği bir yere otururdu. Bu “Ben bu herifi boşadım” demektir. O zaman akan sular durur, herkes işini gücünü bırakır. Masal anaları ile doğum ebeleri “Mor Cepken” giyen kadının çevresini alırlar. Boşadığı kocası ise evinden dışarı çıkamaz, kahveye gidemez, kimse yüzüne bakmaz. Büyük ödün verip de karısına Mor Cepken’i çıkartamazsa ömür ömüre dul kalacaktır. Kimse ona dul-şaşı kızını bile vermez. Körocak olarak kalır. Göçebe yörüklüğünün kadınına tanıdığı hakka, özgürlüğe bakın siz! 1800 yılların sonlarında Nazilli kasabasının Aydın dağlarında, dağa çıkarak kadın hakları için savaşan “Gizemli Kadın Efe” de bunlardan biridir. Ege yöresinin unutulmaz bir eridir.
Mor cepken Ege efelerinin giydiği bir giysidir. Buralarda efelik kadın erkek işi değil yürek işidir. Kybele, Artemis, Tahtacı yörüklerinden bu yana kadın baştacıdır bu topraklarda.

– Alıntı

Kırlangıçlar


tumblr_o3408cJaGy1siucwxo1_500_Şehrin kıyısında, ufacık bir derenin kenarında, dalları suya sarkan ihtiyar bir söğüt ağacı vardır. İlkbaharın başlangıçlarında bu söğüdün dallarına bir dişi kırlangıç gelip kondu;
..
Kırlangıçlar arasında pek teklif yoktur. Uzun uzadıya takdim filan edilmeden konuşmaya başladılar ve pek az sonra da ahbap oldular.
Evvela havadan, sudan bahsedildi. (İki kişi birbirlerini yeni tanıdıkları zaman havadan sudan bahsetmek adettir.) Fakat biraz sonra erkek bir iki dal ileri geldi, dişi daha az çekingen bir hal aldı.
Muhabbeti kaynattılar.
“Olur ya..!,” demeyin, iki kırlangıcın ilkbaharda, herkes dört tarafa koşup çalışırken bir söğüt dalında oturup yarenlik etmeleri gündelik işlerden değildir.
Bizim kırlangıçların ikisi de antika mahluklardı, yani öteki kırlangıçlara benzemiyorlardı. (Başkalarına benzemeyenlere antika derler.)
..
Ve her gün buluşmaya başladılar.
Aman yarabbi, neler konuşmuyorlardı.!.. Eğer kırlangıçlarda kitap yazmak adet olsaydı, bunların yazacakları kitaplar muhakkak ki üniversitelerde okutulurdu.
..
Yalnız her ikisinin de içinde gizliden gizliye büyüyen bir korku vardı: Bir gün gelip ayrılmak korkusu.
Hiçbirisi bu korkusunu ötekine söylemeye cesaret edemiyordu. Kim bilir, belki öbürünün yanlış anlayacağından çekiniyordu. (Çünkü içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.)
İçlerinde bu ayrılık korkusu büyüdükçe bunu münasip bir şekilde diğerine söylemek için düşünmeye başladılar.
Mesela:
“Hiç ayrılmayalım, olmaz mı,” demek vardı, fakat bu pek geniş manalı ve müphemdi. “Nasıl ayrılmayalım?”
“Bir yuva kuralım!” deseler, bu da pek bayağı kaçacaktı. Hem o zaman başka kırlangıçlara benzeyeceklerini sanıyorlardı.
Dünyanın geçiciliğinden, gökyüzünün sonsuzluğundan, sulardan ve diğer kuşların yaşayışlarından bahsederlerken, gözleri birbirine hasretle bakar ve: “Birbirimizden nasıl ayrılacağız,” demek isterlerdi.
Tesadüfün pek merhametli olmadığını ve birbirine böyle yakın olanları bir ikinci defa karşı karşıya getirmediğini biliyorlardı.
..
Yavaş yavaş gözlerine ve bakışlarına bir gamlılık çöktü. Dostluktan filan bahsederken, sesleri titriyor gibiydi; yahut onlar böyle zannediyorlardı. Fakat böyle zamanlarda hemen birinden biri, bir kahkaha atar ve işi alaya bozardı: İçi burkulduğu halde…
..
Sabahleyin karşı karşıya gelince dişi söylemek istediği şeyleri gözleriyle anlatmak istedi. Tam bu sırada, üzerinde oturdukları söğütten sarı bir yaprak koptu, iki tarafa sallanarak aralarından geçti ve dişinin en manalı baktığı zamanda gözlerinin önünü kapattı.
Erkek bu bakışı göremedi.
Fakat her ikisi de sarı yaprağı gördüler.
Erkek ağzını açtı:
“Senden hiç ayrılmak istemiyorum…” demişti ki, buvvv diye soğuk bir rüzgar esti…
Dişi, erkeğin sözlerini işitemedi.
Fakat her ikisi soğuk rüzgarın sesini duydular.
..
Birbirlerinin gözlerine baktılar; artık yuva kurmak zamanının geçtiğini, sonbaharın geldiğini, ayrılacaklarını anladılar.
İkisi de içini çekti.
Tepelerinden birçok kırlangıçlar geçti: Sıcak yerlere dönüyorlardı.
Ayrıldılar… Ve bir daha birbirlerini görmediler.
Fakat ikisi de küçük derenin kenarındaki söğüdü ve orada geçirdikleri güzel ilkbaharı ve yazı unutmadılar.
Ve ikisi de, böyle bir yaz geçirmemiş olan diğer kırlangıçlara tepeden baktılar… (Çünkü azlıkta kalanlar ,çok olanlara nedense tepeden bakarlar.)

#SabahattinAli

KEDİLER


tumblr_o2596svmmC1um3rjro1_540Kedilerle ilgili bu durumu yeni öğrenmiştim: Normalde sokak kedisi kendisini saldırgan köpeklere karşı koruyabilirmiş. Bu direnci kıran tek  şey neymiş biliyor musunuz: Sevgi… İnsanoğlu, eğer bir sokak kedisinin başını okşar ve ona şefkat gösterirse kedicik kendisinin koruma altında olduğunu  zanneder ve sivri tırnaklarını içeri çekermiş. Ve vahşi köpeklerin azgın dişlerini gırtlaklarında veya itlaf ekiplerinin zehirli etlerini midesinde bulurmuş.

Küçücük bir dokunuşta gardı düşen ve ölümcül  yaralara açık hale gelen sarmanların kaderinde kendi aşk hayatımızın hülasasını buldum. Biz de Eros’un şefkatine sığınıp, sevdalanınca en mahrem zaaflarımızı ele vermiyor muyuz? Yıllar yılı ardına sığındığımız barikatların anahtarını gönüllü teslim edip, tırnaklarımızı içeri çekmiyormuyuz?

Sevginin bizi kollayacağına, sarıp sarmalayacağına dair ön kabulümüz yüzünden koruma duvarlarımızı gönüllü kaldırıp,  yaralarımızı açık hale getirmiyor muyuz? Sonra ne oluyor? Sevdamız en büyük zaafımıza dönüşüyor. Saçımızı  okşayan elin bizi ilelebet kollayacağına inanıyor, tatlı sözlere  kanıyoruz. Taklalar atıp,cilveler yapıyoruz. Ve en ummadığımız anda, en korunaksız  halimizle yakalanıyoruz aşkın hoyrat yüzüne… Ders almak mı? Ne münasebet!..Daha son ihanetin yarası kabuk bağlamadan,yeni yaralar için aralıyoruz kalbimizin kapılarını…   Zavallı bir kedi yavrusundan farkımız yok aşkın karşısında… Boynumuzda, kalbimizde pençe pençe darbe izleriyle, her sıcak dokunuşta çocukça uysallaşıp,  her hayal kırıklığında “köpek gibi” pişman olarak, her terkedişte acı çekip her dönüşte biraz daha kanayarak, kanayan yerlerimizi kediler gibi dilimizle yalayarak, bir daha aslalarla daimalar arasında yalpalayarak yara bere içinde yaşıyoruz.O yüzden melekler, içe kıvrık patilerle gömülüyor. Ve hayata şeytanlar hükmediyor. Belki de en iyisi kuyruğu her daim dik tutmaktır…Şefkate kanmış mefta bir ev kedisi olmaktansa, gardını almış hayatta bir sokak kedisi kalmak daha iyidir.

CAN DÜNDAR

Canım İnsanlar


Nasıl da eğleniyorsunuz. Merhabalarınız, memnun oldumlarınız, ağzınıza sığdıramadığınız dişlerinizle kocaman gülümsemeleriniz, “bak canım bu bu canım, bu da sana bahsetmiştim ya hani aa evet tabi” li takdimleriniz, dar masaların çevresinde gittikçe genişleyen kalabalıklarınız, onu okudum bunu duydum aldım ama daha okuyamadımlı çok satan kitap listeli sohbetleriniz, rujlarınız, rimelleriniz, kirli sakallarınız, içinize çektiğiniz göbekleriniz, kazağınızın altından eteklerini sarkıttığınız gömlekleriniz, dinledikçe büyüyen göz bebekleriniz, içinizden geçirdikleriniz, tutkularınız, beklentileriniz,kıskançlıklarınız, kurnazlıklarınız ve entrikalarınız ve topuklu ayakkabılarınız ve parça tesirli yalanlarınız, efsanevi iç çatışmalardan sonra geliştirdiğiniz insanseverliğiniz ve hobileriniz ve fobileriniz ve kompleksleriniz, mendil satan çocuklara iğrenik bir şefkatle bakan gözleriniz, çakmaklarınız, tabakalarınız, çantalarınız ve onbeşdakikalık hoşlanmalarınız, Lacan’lı Derrida’lı Althusser’li post-modern sohbetleriniz ve sonra kalkıp bara gitmeleriniz, içkileriniz mezeleriniz ve güzel ülkemiz için üzülmeleriniz ve üzüldükçe birbirinize sokulmalarınız, sokula sokula kaynaşmalarınız ve sarılmalarınız ve yalpalayarak eve gitmeleriniz ve kusmalarınız ve sevişmeleriniz ve kavgalarınız ve çabucak barışmalarınız ve tekrar sevişmeleriniz ve önce sarılıp sonra sıkılıp sırtınızı birbirinize dönerek uyumalarınızla siz..

Ah canım insanlar sorarım size..
Sizinle biz birbirimizi nasıl anlayabiliriz?

– Ali Lidar

İçler- dışlar


Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler. Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner.

Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.

Herkes bir bardak secince, profesör şöyle söyler :

‘Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı.

Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında.

Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. !

Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
Hayat kahveye benzer, is, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayatı tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de.

Bazen sadece bardağa odaklanarak kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz.

Kahvenizin tadına varın!
En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.