KAPLUMBAĞAYI ÖLDÜRMEK


İçimdeki bu sıkıntıyı bastıramıyorum, uzun zaman oldu. Hep geç kalmış hissi, hep yavaş hareket etmişim gibi bugüne kadar. Geçen vakitlerin, günlerin benden geçip gittiğini görmek, beni dipsiz bir kuyuya sürüklüyordu. Boşluğa düşüyordum ve bu boşluğu başka boşluklarla doldurmaya çalıştıkça, sonsuz bir döngü başlıyordu düşüncelerimde. Çünkü düşüncelerimde bir boşlukta gibiydi. Çok yavaş hareket ediyordu. Ben bu kadar yavaş hareket ederken ve dünyanın hızına yetişemezken, zaman gerçekten de ne kadar hızlıydı. Ne çok kitap yazıldı, hiçbirini okuyamadım. Çokça şiir, türkü söylendi, dinleyemedim bile. Bu yavaş hareketlerin sonucu neler yarattım diye baktım. Koskoca 5 yıl geçmiş, hem çok hızlı hem her şey çok yavaş. Ve ellerim hiç tutunamamış bu hıza. Bu yüzden avuç içlerim boş ve yumuşak. Oysa bu yumuşaklık, her dokunuşta bir yara bırakıyor bilmeden.
Rüyalarıma sığınmayı bıraktım. Rüyalarımı yazıp, not aldığım günlerde geride kaldı. Çünkü bir Adorno olmadığımı biliyordum. Yanlış bir yaşam mı doğru yaşanmaz yoksa doğru bir yaşam mı yanlış yaşanmaz, bilmiyordum. Hem her rüyamı olduğu gibi yazacak kadar cesaretli değildim. Kendi rüyalarıma bile sansür koyacak kadar, kaygı içinde yaşadığım zamanlardı. Yavaştım, korkaktım… bilmiyor, öğrenmek istiyordum. Ama gördüklerim sadece beni sarsıyordu. Öğrenmek bile acı vermeye başlar olmuştu. Bilgi güç değil acıydı. Hem belki de bilgiyi güç görenler yüzünden, hakikate ulaşmak isteyenler acıyla bir imtihan yaşamak zorundaydılar. Ben bir hakikat savaşçısı olmadım hiç. Olmak istediğim zamanlar oldu ama zamana ayak uyduramadım. Bu zamanın çok mu gerisinde yaşıyordum ben?

Gün geçtikçe sorularım çoğalmaya başlamıştı. Rüyalarımı da hatırlamaz olmuştum. Her şeyi not almaktan bıkmıştım belki de. Bir taşın içinde yaşıyordum. Ve yaşayabilmek için bu taşa anlam vermek zorundaydım. Bir zaman sonra taşın anlamı da kayboldu bende. Taş sadece taştı. Devrimci yönü vardı elbet taşın ama yaşadığım zamanın boğuculuğunda, taş artık sadece taştı benim için.
Gördüğüm rüyalarımı da unutmaya çalışıyordum. Çünkü onları yazacak kadar cesaretli değildim. Bunu dile getirmiştim. Ama bir kaplumbağayı öldürecek kadar cesaretli miydim? Ya da korkak? Ya da boşlukta? Bir kaplumbağayı öldürdüm, oysa ben o kaplumbağayı hiç tanımıyordum.
Kaplumbağa benim için sadece yavaş hareket eden, sert kabuğu olan bir varlıktı. Bana benziyordu birazda. Çünkü bende kabuk bağlamıştım. Ve bu kabuğun altındaki dünyaya kimsenin erişmesine izin vermiyordum. Başkalarının dünyasına girmekte artık cazip gelmiyordu bana. Kabuğuma çekilip, karanlık içinde hayaller kurarak yavaş yavaş ölümü bekliyordum. Çünkü her şey yavaş ilerliyordu bende. Evet her şey bende yavaş ilerliyordu yavaş yavaş bekliyordum ama ölüm aniden gelirdi.
Kaplumbağayı öldürerek kendi zamanımı mı öldürmüş oluyordum? Yani içimdeki bu yavaşlığı, bir kaplumbağayı öldürerek mi bitireceğimi düşündüm? Bir kaplumbağayı öldürmek neye çare olabilirdi? Kan aktı, ölüm yine var olduğunu gösterdi. Ne düşündüğümü bilmiyordum o an. Sert kabuğunun çatlaklarından akan kanı seyretmek bende hiçbir duygu uyandırmadı. Sadece düşündüm. Nasıl bu sert kabuktan kan akıyordu? Sanırım bu sert kabuğun altında, bir yaşam olduğunu anlayamamıştım. O zaman her şeyde bir yaşam olmalıydı. Şu taşın içinde bile bir devinim vardı o zaman. Ama taşı parçalasam kan akmazdı… Kan hem yaşamı hem ölümü simgeliyordu gözümde. İçimde zamana yetişememenin acısı hiç azalmadı, tam tersi kendimi daha da kaybettim. Kendimi kaybettikçe, kaplumbağayı daha çok kanattım. Bu bana bilmediğim bir zevk mi veriyordu, bunu hiç anlayamadım. Bu çelişkiyle yanıp kavruluyordum o an. Yine çelişki beni bulmuştu. Ya da ben kendim çelişkileri buluyordum.
Kaplumbağayı kendi evinin içinde öldürmüştüm. Evi paramparçaydı ve kan sızıyordu. Sert kabuğunun, sadece kabuk değil ev olduğunu ancak anlayabilmiştim. Onu evinin bir köşesinde sıkıştırmış ve canına kıymıştım. Oysa ben devlet falan da değildim. Bir sınır belirlememiştim ve kaplumbağa bu sınırı ihlal etmemişti. Hatta ben onun yaşam alanı içerisindeydim. Çok taşlıydı ama hiç mayın yoktu. O an tek mayın bendim sanırım. Kaplumbağa zamanıma basmıştı.
Bunları yazacak cesareti nasıl buluyorum ben. Rüyalarını yazamayacak kadar korkak biri nasıl olur… şimdi ben bir kaplumbağayı öldürerek, içimdeki bu yavaşlığı öldüreceğimi mi düşündüm?
Günler sonra ölüsüne dokundum, ayağımın ucuyla hem de. Paramparça oldu. Hala hayretle bakıyordu gözleri bana. Bak bir gün daha geçti ve sen hâlâ aynı yerindesin, hiçbir şeye yetişemedin daha çok gerilere bakmaya başladın, der gibiydi. Belki de konuştu benimle. Belki de rüzgarların getirdiği uğultulara ben anlam yüklemeye başladım. Çünkü gözlerimi kapatıp açtığımda, kaplumbağa ortalıkta yoktu. Sadece gözleri kalmıştı. Küçük, yeşil iki göz. Gözleri hep beni izleyecekti. Bana hep kaplumbağayı öldürdüğümü hatırlatacaktı. Bana hep anlatamadıklarımı hatırlatacaktı. Bir kaplumbağayı öldürdüm, oysa ben o kaplumbağayı hiç tanımıyordum. Sert bir kabuğu vardı ve çok yavaş hareket ediyordu. Sadece bunu biliyordum. Ben kendi zamanına yetişemeyerek bir mayına dönüşmüştüm yalnızlığımla. Mayına dönüşmüştüm yavaşlığımla. Ve kaplumbağa zamanıma basmıştı.
Bana bunları yazdıran hâlâ peşimde olan gözleridir belki de. Zamana yetişebilir miyim bir kere patladıktan sonra, hala bilmiyorum. Belki de mayın değil, kaplumbağa benim.
Rênas Roz – 28 Ekim 2019 / Hesekê

“KAPLUMBAĞAYI ÖLDÜRMEK” için 2 yorum

    1. Teşekkür ederim yorumun için. Karamsarlık değil de herkesin zaman içinde yaşadığı dönemlerden birini anlatıyor daha çok. İyiyim, sizlerin de iyi olduğunu bildikçe

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s