EŞİ VE ÜÇ OĞLU DOKTOR OLAN BİR ANNENİN YAZISI!


130,banner2jpg“Bugün doktor olan oğlum, yoğun bakımda durumu ağır olan hastası fenalaşınca, poliklinikteki hastasını bırakıp aciliyeti olana koştu. Saatler süren operasyon geçiren hastasını kurtarabilmek için bir kez daha canla başla çalıştı. Poliklinikteki sırasını bekleyen (durumu acil olmayan) hasta ortalığı birbirine kattı ‘ölmeyi hak ediyorsunuz’ diye.

Evet! Benim oğlum ölmeyi hakediyor. Çünkü, daha ilkokulda cumartesi, pazar, kar, soğuk, yağmur demeden uykulu gözlerle dersaneye gitti, daha başarılı olabilmek için. Aynı tempo ortaokul ve lisede de devam etti. Bir kez olsun arkadaşlarıyla doyasıya gezemedi. Kış boyunca gösterimdeki filmlere gidemeyip, ‘yaz sezonu tekrar gelir o zaman seyrederim’ diye umut etti. Benim doktor oğlum gençliğini yaşayamadı. Üniversite sınavında başka bir şehrin tıp fakültesini kazandı. Bir gün bile ayrı kalmadığım, daha bebekken ağlamasın diye sırtıma çarşafla bağlayıp, bulaşık yıkadığım oğlumu gurbete yolladım. Sırf ağabeyi ve babası gibi doktor olsun, insanlara şifa dağıtsın, hayır duası alsın diye. Ama yokluğuna bir türlü alışamadım, arkasından her gün ağladım.

Bir öğrenci evinde kaldı oğlum. Başlangıçta zor günlerdi. Elini sıcak sudan soğuk suya sokmadığım oğlum yemek yaptı arkadaşlarına, bulaşık yıkadı, tuvalet temizledi. Bir gün dahi gurura kapılmadı, ‘kolej mezunuyum, varlıklıyım’ diye. Zordur tıp fakültesi, bir okuyan bilir, bir de ailesi. Hiç boş saati, boş günü yoktur. Anfi dersi, laboratuvar, stajyerlik, intörnlük derken gecesi gündüzü kalmaz. İki şehir arasında yıllarca gidip geldik oğlumuza destek olalım diye.
Benim oğlum gurbette sabahları kahvaltı yerine simit yedi yıllarca, karnını doyuracak annesi yanında olmadığı için. Çok zor yıllardı hepimiz için, onu ilk kez bırakıp geldiğim gün daha dün gibi aklımda. Özlem yıllarca sürdü ve nihayet oğlum babası ve ağabeyi gibi doktor oldu.

Sonra zorlu süreç tekrar başladı. Pratisyenken bir yıl askerlik yaptı Güneydoğu’da. Kurşun geçirmez yelek giyip operasyonlara katıldı. Mehmetçiğe şifa dağıttı. Daha sonra TUS denilen ihtisas sınavını kazanabilmek için iki yıl dersane-kütüphane arasında koşturup beyin cerrahi bölümünü kazandı.

Asıl maraton şimdi başlamıştı oğlum için. Uzun süren ameliyatlar, aralıksız 36 saat çalıştığı gün aşırı nöbetler derken ayakta durmaktan toplar damar yetmezliği gelişti ve bacaklarında yaralar oluştu. O kadar yoğun çalışıyordu ki, kendisi gibi doktor olan eşini ve yeni doğmuş bebeğini nadiren görüyordu. Evet benim oğlum bütün bunlardan dolayı ölmeyi hak etti! Asistanlık bittikten sonra oğlum ve eşi uzman oldular, Türkiye’nin bir ucuna mebcuri hizmete, düzenlerini bırakıp gittiler, hem de seve seve. Bizim için hasret tekrar başladı. Anne-baba olup da çocukları yanlarında olmayanlar evlat hasretini iyi bilir. Her gün dua ettim yuvalarına, ait oldukları yere geri dönebilmeleri için. Boş evlerinde yanlarında götüremedikleri çiçekleri solmasın diye sularken ağladım günlerce.

Sen ey, oğlum başka birinin hayatını kurtarıyor olduğu için muayenesi 15 dakika geciken hasta! Oğlumun ölümü hak etmesinin sebebi iyi bir insan, iyi bir doktor, iyi bir evlat, iyi bir eş ve iyi bir baba olması mı? Devlet dairelerinde, bankalarda ve daha başka nice yerde, lüzumsuz yere kuyrukta bekletilirken, gişedeki memuru da öldürmeyi düşünüyor musunuz? Vicdanınız hastaneye gelince mi köreliyor yoksa zaten vicdansız mısınız?

Ben, eşi ve üç oğlu doktor bir anne olarak doktora şiddet uygulayan veya aklından şiddet uygulamayı tasarlayan vicdansızlara hakkımı helal etmiyorum! Doktorları üç-beş oy uğruna topluma hedef gösterenler, hasta hakkı deyip, doktorun hakkını elinden alanlar, kendinizden utanın! Kırkbeş yıllık bir hekim eşi olarak doktorların böyle bir muameleye layık görülmesini esefle kınıyorum. Eğer Allah bana ömür verirse torunlarımın doktor olmaması için elimden geleni yapacağım.

Mutluluk ve Timus bezi


“Mutluluk bir seçimdir. Mutsuzluğumuz kadere, şansızlığa ve talihsizliğe inancımız ölçüsündedir.”

Mutlu duyguların hissedilmesinde hormonların rolü büyük. Bedenimizde o hormonları salgılayan salgı bezlerinden minicik ama çok güçlü bir salgı bezi var: timus.

Timus uyarıldığında salgıladığı hormonlar kişide haz ve mutluluk duygusu yaratır.Çünkü timus aktive olduğunda bedenin kimyasının değişimine neden olur. Bu değişiklik sinir sistemini sakinleştirir ve beyin fonksiyonlarını hızlandırır. Bu da kişide rahatlama duygusu yaratır.

Avustralyalı Nobel ödüllü kanser araştırmacısı Sir MacFarlane Burnet timus bezinin aktif hale getirilmesiyle insan bedeninin kendisini kanserden koruyabilme yeteneğine sahip olacağını savunuyordu.

Çocuklarda iri olan timus ergenlik döneminde bir ceviz kadar irileşiyor. Ama yaş ilerledikçe bir bezelye tanesi kadar küçülüyor, yaşlılıkta ise tamamen köreliyor. Ama bazı insanlarda ileri yaşlarda bile hala ceviz büyüklüğünü koruması, bilimin henüz çözemediği alanlardan biri.

Timusun sağlığımız üzerindeki önemli yararlarından biri de T hücrelerini üretiyor olması. T hücreleri denilen lenfositler bedene zarar verebilecek zararlı hücreleri yok ederler. Bu küçük T hücrelerine yaşamımızı borçluyuz. AIDS gibi bağışıklık sistemini çökerten hastalıkların ölümcül olması T hücrelerinin haberleşme hatlarını öncelikle kesmelerinden kaynaklanıyor.

Thymus-gland_Humanity-HealingTimus göğüs kafesinin üst kısmının tam arkasında, göğsün tam ortasında yer alıyor. Timusu uyarmanın üç basit yolu var:

Timusu uyarmanın birinci yolu gülmek.Yani gerçek, içten, sıcak bir gülüş, bir kahkaha. Her gülündüğünde timus bezi aktive oluyor. Her aktive olduğunda bedenimize kimyasal dalgalar göndererek kendimizi iyi hissetmemizi sağlıyor. 1993 yılında California Üniversitesi’ nde Dr.Paul Ekman tarafından yapılan araştırmada gülmenin timusu ve beynin değişik haz bölgeleriyle bağlantısı olan kasları harekete geçirdiği ve insanda haz duygusu yarattığı kanıtlanmış.

Timusu uyarmanın ikinci yolu iki parmakla timusun üzerine gelen noktaya vurulması, yani elle uyarmak.Timusu uyarmanın üçüncü yolu ise dilin üst dişlerin arkasında damağa ve ağzın tavanına değdirilmesi. Dr. John Diamond ve ekibi dilin bu pozisyona getirilmesi ile sol ve sağ beyin küresi arasında denge oluşmasını sağladığını tespit etmiş.Bu da insanin daha iyi düşünmesi ve kendini daha iyi hissetmesine yardımcı oluyor.

Çocuğunuz Sözünüzü Dinlemiyor mu?


Bu durum bir süredir evinizde yaşanıyorsa kendinize bazı sorular sorarak çözüm aramaya başlayabilirsiniz: Son zamanlarda evde değişiklik oldu mu? Örneğin, çocuğunuza bakan kişi değişti mi? Çocuğunuzun bir kardeşi oldu mu ya da kardeşi olacağını öğrendi mi? Anne ve babasıyla geçirdiği zamanda azalma var mı? Unutmayın, çocuklar da yetişkinler gibidir, hatta onlardan daha fazla, her şeyi duyar, görür, bilir ve hissederler.
Sözümü dinlemiyor
Çocuğunuz yaramazlık yaptığında, ona sadece mantıklı sözlerle yanlış davrandığını söylemeniz yeterli olmayabilir. Öncelikle ceza yöntemlerinizi kontrol edin. Kardeşine ya da arkadaşına vurduğu için siz de ona vurursanız, vurmanın normal olduğunu gösterirsiniz. Bunun yerine 10 dakika odada beklemesi, televizyon izlemesinin kısıtlanması gibi cezalar daha etkili olur.
Cezalardan daha önemli olan ise anne-baba olarak koyduğunuz kurallardır. Kurallarınız kesinlikle çok net ve açık olmalı! Sevginizi ise asla tehdit unsuru olarak kullanmayın: “Böyle yaparsan seni artık sevmeyeceğim” demek çocuğunuzun gerginliğini artırmaktan başka işe yaramaz. Çocuğunuzun aslında sadece ilgiye ihtiyacı olabileceğini de unutmayın.
Hâlâ altını ıslatıyor
En sağlıklı tuvalet eğitimi çocuk 2 yaşını doldurduktan sonra ve bezin hem gece hem gündüz birlikte bırakılmasıyla gerçekleşir. Bu yaştan önce tuvalet eğitimi verildiğinde, geceleri ya da dışarıya çıkarken bez bağlandığında, alt ıslatma nedeniyle ceza verildiğinde, onunla alay edildiğinde durum bir problem haline dönüşebilir.
Alt ıslatma varsa öncelikle hekime başvurun, herhangi bir problem bulunamazsa, altını ıslattığında ona kızmak yerine, ıslatmadığında ödüllendirmeyi deneyin.
Hiçbir şey yemiyor
Çocukların yemek seçmesi normaldir. Bazı yiyeceklerin tadını beğenmeyebilirler. Ama bunun sürekli hale gelmesi, genelde anne babanın ya da çocuğa bakan kişinin çocuğa çok ısrar etmesinden kaynaklanır.
Siz de ısrar ettiğinizi fark ediyorsanız önce bu davranışınızı kontrol etmeye ve sinirleniyorsanız bunu çocuğunuza yansıtmamaya çalışın. Yemek saatlerini belirleyin ve bu saatler dışında, yani öğünler arasında çocuğunuza yemek vermeyin. Eğer bu konuda tutarlı olursanız birkaç gün içinde sorunun ortadan kalktığını göreceksiniz.
Gece uyumak istemiyor
Çocuğunuz çok geç uyumaya alışmışsa yavaş yavaş, onu her sabah yarımşar saat erken kaldırarak uyku saatlerini geriye çekebilirsiniz. Uyumadan önce ona masal okumanız ya da onunla çok hareketli olmayan oyunlar oynamanız uykuya geçişini kolaylaştırır.
Anne babayla birlikte uyuma alışkanlığı önemli bir durumdur ve ileride bir çok problemin gelişmesine neden olur. Çocuğunuz korkuyorsa ve sizin yanınızda yatmak istiyorsa bunu kabul etmeden siz onun yanına gidebilirsiniz ve korkusu geçene kadar biraz yanında kalabilirsiniz.
Ama asla sizin yatağınıza yatmasına izin vermeyin. Net bir şekilde “Hayır, birlikte uyuyamayız” diyebilirsiniz. Çocuğunuz sizin kararlığınızı hissedecektir. Asla o ağladığı için ya da huysuzluk ettiği için kararınızı değiştirmeyin. Ama yukarıda saydığımız davranışlardan biri 6 ay ya da daha uzun süredir varsa ve uyguladığınız yöntemler işe yaramıyorsa bir uzman desteği alın ki, bunlar ileride davranış problemi haline gelmesin.
Psikolog Güneş Güman
KİM psikoloji

Acı Hatıralar Hafızadan Silinebilir mi?


Şüphesiz herkesin geçmişte kalmış, ‘Keşke yaşanmasaydı’ diyerek unutmak istediği birçok anısı vardır. İşte bu acı yaşanmışlıkların beyinden silinip silinemeyeceği yıllardır bilim adamlarının en önemli araştırma konularından biri.
Ön bellek ve ana bellekten oluşan beynimizde, önemli olmayan bilgiler ön bellekte kayıtlanır. Örneğin bir defaya mahsus gerekli olan bir telefon numarasını ön bellek 10 dakika için depolar ve daha sonra bu bilgi bir daha hatırlanmaz. Önemli bilgilerse ana bellekte depolanır. En son bilgiler en üstte, ilk öğrenilenlerse en altta kayıtlanır ve böylece hafıza katmanları oluşur. En üst katmanda depolanan en son bilgiler daha kolay hatırlanır.

*Travmatik Olaylar Sosyal Hafızada Depolanıyor:
Yaşanan acı hatıralar hem ana belleğe hem de sosyal hafızaya kayıtlanır. Sol prefrontal (önbeyin) bölge psikolojik dünyamızın da merkezidir. Acı hatıralar aynı zamanda sosyal hafızaya da kayıtlandığı için, psikolojik ruh hallerimizi ve davranış tarzlarımızı da yakından etkiler. Bu nedenle travmatik olaylar depresyon, panik atak ya da diğer psikolojik bozukluklara neden olabilir. Bazen de sosyal hafızaya kayıtlanan acı olaylar, ana bellekte çoktan hafıza katmanlarının arasında kaybolup unutulduğu halde bedensel dille hatırlanır. Kişi, geçmişindeki acı travmayı tamamen unutsa bile sosyal hafıza zaman zaman hatırlayabilir. Böylece panik atak ya da diğer psikosomatik bozukluklar ortaya çıkar.

*Acı Hatıralar Davranış Bozukluğuna Yol Açıyor:
Sadece ana belleğe kayıtlanan acı hatıralar, zamanla etkisini kaybedip unutulur, ancak sosyal hafızaya da kayıtlanmışsa bilinçaltı dünyamıza da yerleşmiş olur. Olumsuz sosyal hafıza kayıtları ya sürekli bilinçli üzüntü haline ya da bilinçaltının yönettiği çeşitli davranış bozukluklarına neden olur.

*Psikopatlarda Sosyal Hafıza Çok Zayıf!
Anti sosyal kişilik bozukluğu (psikopat) olanlarda sosyal hafıza çok zayıf olduğu için travmalardan psikolojik etkilenme yaşamazlar. Bu nedenle korkusuz ve duygusuzdurlar.

*Aşk Acısı da Hafızadan Silinebilir mi?
Eğer tıbbi olarak ön frontal lobdaki sosyal hafızayı silmek mümkün olabilirse, travmatik hatıralar hatırlansa bile acı ve üzüntü tablosu yaşanmayabilir. Olay sadece hafızada olmasıyla kalır ve rahatsızlık vermez. Bu başarılabilirse, aşk acıları da tarihe karışmış olacak. Ancak burada unutulmaması gereken husus, acı hatıraların tamamen hafızadan silinmesi değil, acısız hale getirilmesidir.

*Anıları Acısız Hale Getirmek Mümkün mü?
Bu kısmen de olsa mümkündür. Günümüzde bilinç altını temizlemek için hipnoz, EFT, NLP, meditasyon gibi birçok yöntem kullanılıyor ancak bunların etkinliği şüphelidir. Bilinçaltını temizlemede en etkin yöntemin Manyetik Stimülasyon, yani TMS uygulaması olduğu, bu teknikle acı hatıraları kısmen de olsa yatıştırılabildiği belirtiliyor.

*TMS Tedavisi Beyne Zarar Vermiyor
Beynin sol ön bölgesine uygulanan TMS seansları, sosyal hafızayı resetleyerek psikolojik olarak kişiyi rahatsız etmeyecek pozisyona getirmektedir. TMS tedavisinin somut bir tedavi olup, manyetik bir aparat aracılığı ile direkt baş bölgesine uygulanmaktadır.Bu tedavinin beyne zarar vermediğini belirtilmektedir.

Uzman Nörolog Mehmet Yavuz
Reem Nöropsikiyatri Merkezi

Emekli koca sendromu (RHS- Retired Husband Syndrome)


Kocamın evde olduğunu düşününce cildimde döküntüler oluşuyor, mideme ağrı giriyor
Buna emekli koca sendromu deniyor. Sendromun belirtileri arasında, depresyon, ülser, astım ve yüksek tansiyon da var.

Japonya’da bir doktorun tespiti.. Şöyle ki;
Erkekler işe gidince kadınlar evde kendilerine ayrı bir yaşam kuruyorlar.Ancak erkek emekli olup da günlerini evde geçirmeye başlayınca kadınlar bu dipdibe’likten hoşlanmıyor, depresyon ve fiziksel rahatsızlıklar baş göstermeye başlıyor.

Japonyada yaşlı kadınların yüzde 60’ının, “emekli koca sendromu”ndan (EKS) mustarip olduğu ortaya çıktı. Söz konusu rahatsızlık, benzeri şikayetlerle kendisine başvuran belli bir yaştaki kadınları 10 yıldır tedavi eden doktor Nobuo Kurokawa tarafından keşfedildi.
Sendromun belirtileri arasında, depresyon, ciltte döküntü, ülser, astım ve yüksek tansiyon bulunuyor.Japonların “EKS” adı taktığı bu duruma “ayakaltı sendromu” diyen popüler psikiatristler de varmış.
Dr. Kurokawa, yaşlı kadınların yüzde 60’ının EKS’den mustarip olduğunu, ihmal edilmesi halinde rahatsızlığın artacağını belirterek, “Kocalar eşlerini anlamaya çalışmazlarsa hastalık tedavi edilemez hale gelebilir” demiş.

Japonların koşullarını bilmem ama bizim ülkemizde bu sendromu kadınlar yaşıyor olsa bile tedavinin kadına olduğu kadar erkeğe de uygulanması gerek.
Neden diyecek olursanız, bizim erkeklerimizin çoğunun hobisi yoktur. Garibanlar, ömürleri boyunca evin tek çalışanı olarak tüm aileye sonra da sırası geldikçe, yaşlı anneye babaya varsa bekar kız kardeşe, hatta erkek kardeşe bakmaya çalışırlar. Hobiyle uğraşacak zaman mı var? Adamcağız biraz kıpırdamaya kalksa; balığa çıkmak, arkadaşlarla maça gitmek, bir kulübe üye olmak gibi… Karşısına dikilmeyen kalmaz Allah esirgesin.
Cumartesi – pazar desen, tüm aile hep beraber bir şey yapmak için, evin babasının gözünün içine bakar. Aile büyükleri de ziyaret edilmeyi bekler.
Adama dinlenmek ya da kendine vakit ayırmak haram.
Ayrıca sosyal etkinliklere katılmak bizde tek başına erkeklere tanınan bir hak değildir. Zaten bir merakı olsa da ailede herkesin hobisine, kursuna, gezisine ayrılacak para kısıtlıdır. Evin erkeği en son düşünülür. İşten çıkınca eve gelmesi, bir şeyleri üstlenmesi beklenir.
O nedenle bizim erkeklerimiz emekli olunca ne yapacaklarını bilemez, sudan çıkmış balığa dönerler.
Onlar kadınlar gibi, arkadaş bağlamlı bir hayat da yaşamadıklarından, sinema, yemek, gezme programları yapamazlar.
Biraz tamirata ya da kendince imalata meraklı olan erkek ise etrafı dağıttığı ya da gürültü çıkardığı gerekçesiyle eşi tarafından, ayak altından kovalanır.
Bu saatten sonra dil öğrenecek, kırkından sonra da saz çalacak hali yoktur.(Şimdilerde bunu yapanlar çoğaldı)
Tek sevdikleri arada sırada akşamları arkadaşlarıyla iki tek atmaktır. O da her kesimdeki ailede genellikle ‘cıssss’ dır.

Onlar da ne yapsın? Bir kısım evde yemekle uğraşmaya, mutfakta yeni lezzetler yaratmaya kalkar, bir kısmı da kanepede yastık vaziyetinde yaşar. Bir küçük yazlık ev edinmiş olan da bahçesiyle bağıyla uğraşır.
Ne zaman ki evdeki her işe karışmaya, kırk yıllık ev kadını olan karısına akıl öğretmeye kalkar, o zaman depresyonun ‘start’ düğmesine basmış olur.
Ne var ki, dert aynı, kaynak aynı olsa da bizdeki EKS, Japonların EKS sine benzemez. Kültürlerimiz ve alışkanlıklarımız farklı olduğundan Sendrom da farklı seyredecektir.
Örneğin, emekli olunca, iş kıyafetinden bir türlü vazgeçemeyen, evde altta pijaması, üstte ceket ve gömleği ile dolaşan tiplemeler bizde çok duyulduk bilindiktir, kaşıntıya neden olmaz.
Buna karşılık, kimono üstü ceket kravatla kahvaltı masasına oturan erkek karşısında Japon kadını depresyona girebilir, cildinde döküntüler oluşabilir!
Yıllar önce öğrenci değişim programı ile Türkiye’ye gelen ve bir Türk aile yanında bir yıl yaşayan Japon gence ülkesine dönünce sormuşlar;

‘’Türkler nasıl insanlar, nasıl yaşıyorlar?’’

‘’Bir enayi çalışıyor, tüm aile yiyor’’ diye görüşünü özetlemiş.

Bizim erkeklerimizin yükü Japon’unkinden daha ağır, daha zordur yani..

O nedenle bizdeki EKS, her iki taraf için de geçerlidir ve her iki tarafın da bunalmak ve depresyona girmek için haklı nedenleri bulunmaktadır.

Hatta ben bir adım ileri gidiyor ve bizim hemcinsler – bu konuda – biraz daha hoşgörülü olabilmeli, diyorum.

Zira zavallı koca, bir uğraş bulsa, kendisini buna biraz kaptırsa:

‘’ Bizi unuttun. Ailenle hiç ilgilenmez oldun’’ ..
Eski dostlarıyla buluşsa:
‘Ne iş? Eski defterler mi karışıyor?…
Ev işlerine yardıma kalksa:
‘Yine mutfak battı’’..
Spor yapmaya başlasa:
‘Bizimki gençlik sevdasına düştü. ’’
şeklindeki klasik kadın söylemlerimize başlarız.

Kısacası bizim emekli erkek ne yapsa suç!
Evde kalsa kabahat..Sokaklara çıksa kabahat. Bir uğraş bulsa bir dert.. Bulmasa bin dert.

Çocuklarınızı Korkutarak İkna Etmeyin!


Anne Babalar, son zamanlarda çocuklarını ikna etmede yetersiz kaldıkları durumlarda onları korkutmayı tercih ediyorlar.
Anne babalardan duyduklarım, çevremden gözlediğim çocukların korkutularak ikna edilmeye çalışılmalarıdır. Örneğin yemek konusu anne babaların en büyük problemlerinden biridir. Çocuğa yemeğini yedirirken “aç ağzını! Açmazsan iğneci gelir” gibi sözlerle korkutularak yemek yediriliyor. Çocuklarını sözlerini geçiremediklerinde başvurdukları son çare çocuğu korkutmaktır.
“Doktor Amca Geliyor. Sana İğne Yapacak Diyerek Çocukları Korkutmayın”

Çocuklar çok çeşitli şeylerle korkmaktadır; Bak polis gelecek, Doktor amca geliyor, Öcü geliyor, İğneci geliyor, Köpek geliyor, seni yiyecek, Babana söylerim, O amca gelir, vb. şeylerle çocukların hayvanlarla, meslek gruplarındaki insanlarla, hatta babasıyla bile korkutuluyor.

Korkutularak çocuklara dediklerimizi yaptırmak daha kolay oluyor. Bu korkutma özellikle okulöncesi dönemde yapılıyor. Çocuk bu korkularla büyüdüğü için cesareti kırılıyor. Kendi başına tuvalete dahi gitmek istemiyor. Daha pasif ve korkak bir çocuk oluyor. Sonrada anne babalar çocuğumuzun neden öz güveni düşük diye düşünmeye başlıyorlar.

Çocukları korkutmak yerine doğru bir disiplin anlayışı içinde tutarlı davranmak gerekiyor “Ne çocuğun her yaptığına “evet” denmeli, nede çocuğun her dediğine “hayır” denmelidir. Çocukların gelişim özelliklerine bağlı olarak yaklaşık 12-18 aylıktan itibaren çocuklara sınır koymak, tutarlı davranmak ve “hayır”ı öğretmek gerekiyor.”

Sevil Yavuz – Psikolog Pedagog

İki Dirhem Bir Çekirdek


Bu bilgi lüzum edermi bilmem ama bilgi bilgidir işte… 

KARAT………….
 
” KEÇİBOYNUZUNUN   Arapçada  adı  kırrat.
Keçiboynuzu tohumu yüzyıllar boyunca elmas ölçmek için kullanılmış.
Elmaslar keçiboynuzu tohumu ile tartılarak satılmış.  Bu yüzden
keçiboynuzu, kırat ya da karat denilen ölçüye adını vermiş.
* * *
Profesör Dr. Aydın Akkaya şöyle yazıyor:
“Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişmeyen tek tohumdur…
Bütün tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda
bekletildikten sonra filiz verebilir. Bu hem çok kuruduğu ve
meyvesinden çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hem de
içine su alması olasılığının çok az ve çok uzun zamana bağlı olduğu
içindir.
Bu nedenle Araplar, Selçuklular ve Osmanlı döneminde ağırlık ölçüsü
olarak kullanılmıştır… dört tanesi bir dirhem eder. Dirhem
değişmekle birlikte 3 gr. ağırlığı temsil etmektedir… Satıcı iki
dirhemlik bir şey satarken (8 çekirdek) lütfedip 1 çekirdek fazla
tartarsa bu, malı alan kişinin itibarını gösterir. Olağandan fazla
giyinen, süslenen vb. kişilere de “İki dirhem bir çekirdek” denmesi
bundan.

                Ben  yediğim keçiboynuz çekirdeklerini hiç bir zaman atmadım ve bunları sabırla biriktirdim.Aşağı yukarı 1 kilo kadar oldu ve biriktirmeye devam ediyorum.Sebebine gelince (aşağıda).Yeryüzündeki doğal (organik boya elementleri) boya pigmentlerinin en çok olduğu tanecikler keçiboynuzu çekirdeğidir.Türkiye deki Toroslar anavatanı olup Torosların uzantısı ta Hindistan a kadar bu ağacın yayıldığını görürüz.Kökleri yerine göre 80 metreye kadar toprağa inebilen çok kuvvetli bir ağaç.Bir çekirdeğin toprağa düşünce çimlenmesi ve fide oluşması çok çok zor . Benim gezdiğim alanlarda fide halinde topraktan kendiliğinden çıkmış çok az ağaça rastladım.Bir keçiboynuzu (harnup) ağacının altına  her yıl binlercesi döküldüğü halde bir tane bile çimlenme olmaz.Ben bu çekirdeğin de bir canlının (mesela bir cins kuşun) sindirim sisteminde bir müddet evrim geçirip d ışkısı ile dışarı atıldıktan sonra çimlendiğine inanıyorum .Tıpkı ardıç  kuşunun ardıç ağacının tohumlarını bu şekilde çimlendirmesi gibi.Türkiye nin tüm keçibonuzları köylerden toplandıktan sonra çok az bir kısmı kuruyemişçilerde satılır.Çok az bir kısmınında pekmezi yapılır.(Harnup pekmezi= Keçiboynuzunun inanılmaz faydalarına internetten mutlaka bakınız).Esas toplanan o yılki rekolte Antalya da bir firma tarafından(Engin Civan ın  kardeşinin fabrikası)  yok fiyatına köylüden satın alınır.Basit bir işlemden geçirilerek çekirdeğinden ayrılır.Çekirdekler Honkong daki piyasada tonu çok büyük rakamlarla dünya boya sanayiinin devlerine satılır.Türkiyedeki posası ise genellikle kümes hayvanlarının yemlerine karıştırılır.(Civcivler 45 günde yenecek hale getirilir.)

         Çekirdeği çok yüksek (doğal konsantre olarak )organik boya maddeleri içerir.Bu çekirdeğin öğütülmesi ve az miktarda (bir çay kaşığı kadar) kahve şeklinde içilmesi vücuttaki boya imal eden hücrelere takviye olacaktır.Mersinde bir gayri müslüm vatandaşımız keçiboynuzundan ve tabii çekirdeğinden nescafe benzeri bir içecek yaptı ve Sağlık Bakanlığından onay aldı.Bende satın aldım ve kullandım.Çok faydasını gördüm.Pekmezi hele bizim yaştaki insanlar için her evde bulundurulması gereken bir ilaç.