Arşimed’in Ölümü ve İranlı Hattat


Polemiklerden, tartışmalardan ve kavgalardan nefret ederim çünkü insanlar en bayağı ve çirkef hallerini ortaya kusar, bu yüzden alabildiğine çirkinleşirler. benim için mutlak güzellik sükunettir, bir kimse sorunu sükunetle ve anlayışla çözemiyorsa ruhu asillikten yoksundur. siyasetten tüm bu nedenlerden dolayı tiksinirim, bir çıkar savaşıdır ve mücadele ister ve oldukça yıpratıcıdır. buna rağmen siyaset toplumda yaşayan her kişiyi ister istemez etkiler. bireysel takılan, her bir şeyi içinde yaşayan bir insanı dahi etkiler. İranlı hattat hikayesindeki hattatı hatırlatır salt içsel insan bana: ülkesinde büyük bir deprem yaşanmışken ve her yer darmaduman olmuşken ve üstelik hattatın evi de tarumar haldeyken birkaç kişi o arbedede hattatı aramaya koyulur, dört katlı evin en altında nihayet bulunduğunda hattata iyi olup olmadığı sorulduğunda çizmekte olduğu tezhibin üzerindeki nun* harfini gösterir ve “ne kadar güzel bir nun* değil mi? söyleyin daha önce böyle bir nun gördünüz mü?“diye sorar, doğal olarak hattatın bu dünyadan habersiz hali onunla karşılaşanlarda şaşkınlık oluşturur. velhasılı kelam hattat sanatına ve kendi iç dünyasına o derece kapatmıştır ki kendini, ne depremden haberi vardır ne de başına yıkılan evinden. iç dünyam hattat gibi içimdeki en güzel nun*u aramaya koyulmak istiyor dışarıya dair olana ilişmeden. fakat dışarıda çıkarları uğruna taşları yerinden oynatanların depremi var ve kulaklarımı tıkamak istesem de vicdanımı ve duyarlılığımı kapatamıyorum. Arşimed’in ölümü sahnesi tekrarlanıyor gözümüzün önünde. bir Romalı asker geliyor ve Arşimed’i efendileri Marcellus’a götürmek istediğini söylüyor ki o sırada da Arşimed yere çizdiği denklemi çözmekle meşgul ve arkasına dahi dönmeden: -Müsaade et, denklemi çözdükten sonra geleceğim, diyor. ammalakin mankafalı -maalesef nesli halen tükenmemiş- Romalı asker hiddetle kılıcını Arşimed’e savuruyor ve dahi problemi bitirmesine izin vermeden yarım kalmış denklemin üzerine Arşimed’in kanını döküp oracıkta canını alıyor. ki inancımca bir yerde mürekkebin üzerine kan dökülüyorsa; ilim insanına bir Romalı askermişcesine cahil, gaddar ve kaba davranılıyorsa o topluluk iktidarca kendi cehalet kanında boğulmaya mahkumlaştırılıyordur, bu ilim ve bilime gösterilen itibarsızlığın lanetidir ve ne yazık ki Arşimed’in mürekkeple karışmış kanının laneti üzerimizde!

Naripera-Tumblr

EŞİ VE ÜÇ OĞLU DOKTOR OLAN BİR ANNENİN YAZISI!


130,banner2jpg“Bugün doktor olan oğlum, yoğun bakımda durumu ağır olan hastası fenalaşınca, poliklinikteki hastasını bırakıp aciliyeti olana koştu. Saatler süren operasyon geçiren hastasını kurtarabilmek için bir kez daha canla başla çalıştı. Poliklinikteki sırasını bekleyen (durumu acil olmayan) hasta ortalığı birbirine kattı ‘ölmeyi hak ediyorsunuz’ diye.

Evet! Benim oğlum ölmeyi hakediyor. Çünkü, daha ilkokulda cumartesi, pazar, kar, soğuk, yağmur demeden uykulu gözlerle dersaneye gitti, daha başarılı olabilmek için. Aynı tempo ortaokul ve lisede de devam etti. Bir kez olsun arkadaşlarıyla doyasıya gezemedi. Kış boyunca gösterimdeki filmlere gidemeyip, ‘yaz sezonu tekrar gelir o zaman seyrederim’ diye umut etti. Benim doktor oğlum gençliğini yaşayamadı. Üniversite sınavında başka bir şehrin tıp fakültesini kazandı. Bir gün bile ayrı kalmadığım, daha bebekken ağlamasın diye sırtıma çarşafla bağlayıp, bulaşık yıkadığım oğlumu gurbete yolladım. Sırf ağabeyi ve babası gibi doktor olsun, insanlara şifa dağıtsın, hayır duası alsın diye. Ama yokluğuna bir türlü alışamadım, arkasından her gün ağladım.

Bir öğrenci evinde kaldı oğlum. Başlangıçta zor günlerdi. Elini sıcak sudan soğuk suya sokmadığım oğlum yemek yaptı arkadaşlarına, bulaşık yıkadı, tuvalet temizledi. Bir gün dahi gurura kapılmadı, ‘kolej mezunuyum, varlıklıyım’ diye. Zordur tıp fakültesi, bir okuyan bilir, bir de ailesi. Hiç boş saati, boş günü yoktur. Anfi dersi, laboratuvar, stajyerlik, intörnlük derken gecesi gündüzü kalmaz. İki şehir arasında yıllarca gidip geldik oğlumuza destek olalım diye.
Benim oğlum gurbette sabahları kahvaltı yerine simit yedi yıllarca, karnını doyuracak annesi yanında olmadığı için. Çok zor yıllardı hepimiz için, onu ilk kez bırakıp geldiğim gün daha dün gibi aklımda. Özlem yıllarca sürdü ve nihayet oğlum babası ve ağabeyi gibi doktor oldu.

Sonra zorlu süreç tekrar başladı. Pratisyenken bir yıl askerlik yaptı Güneydoğu’da. Kurşun geçirmez yelek giyip operasyonlara katıldı. Mehmetçiğe şifa dağıttı. Daha sonra TUS denilen ihtisas sınavını kazanabilmek için iki yıl dersane-kütüphane arasında koşturup beyin cerrahi bölümünü kazandı.

Asıl maraton şimdi başlamıştı oğlum için. Uzun süren ameliyatlar, aralıksız 36 saat çalıştığı gün aşırı nöbetler derken ayakta durmaktan toplar damar yetmezliği gelişti ve bacaklarında yaralar oluştu. O kadar yoğun çalışıyordu ki, kendisi gibi doktor olan eşini ve yeni doğmuş bebeğini nadiren görüyordu. Evet benim oğlum bütün bunlardan dolayı ölmeyi hak etti! Asistanlık bittikten sonra oğlum ve eşi uzman oldular, Türkiye’nin bir ucuna mebcuri hizmete, düzenlerini bırakıp gittiler, hem de seve seve. Bizim için hasret tekrar başladı. Anne-baba olup da çocukları yanlarında olmayanlar evlat hasretini iyi bilir. Her gün dua ettim yuvalarına, ait oldukları yere geri dönebilmeleri için. Boş evlerinde yanlarında götüremedikleri çiçekleri solmasın diye sularken ağladım günlerce.

Sen ey, oğlum başka birinin hayatını kurtarıyor olduğu için muayenesi 15 dakika geciken hasta! Oğlumun ölümü hak etmesinin sebebi iyi bir insan, iyi bir doktor, iyi bir evlat, iyi bir eş ve iyi bir baba olması mı? Devlet dairelerinde, bankalarda ve daha başka nice yerde, lüzumsuz yere kuyrukta bekletilirken, gişedeki memuru da öldürmeyi düşünüyor musunuz? Vicdanınız hastaneye gelince mi köreliyor yoksa zaten vicdansız mısınız?

Ben, eşi ve üç oğlu doktor bir anne olarak doktora şiddet uygulayan veya aklından şiddet uygulamayı tasarlayan vicdansızlara hakkımı helal etmiyorum! Doktorları üç-beş oy uğruna topluma hedef gösterenler, hasta hakkı deyip, doktorun hakkını elinden alanlar, kendinizden utanın! Kırkbeş yıllık bir hekim eşi olarak doktorların böyle bir muameleye layık görülmesini esefle kınıyorum. Eğer Allah bana ömür verirse torunlarımın doktor olmaması için elimden geleni yapacağım.

Kapitalizmin yeni işçileri: Maymunlar ve robotlar


istruct-1“Doğa bilimlerinin sınıfsal nitelikleri yoktur; ama onları inceleyenlerin ve onlardan yararlananların sınıfsal nitelikleri vardır ve belirleyici olan da budur.”
Mao Zedung’un bu sözleri bilime egemen gücün nasıl yön verdiğini açıklar. Gerçekten de böyledir: en ulvi, en masum görünen bilimsel çalışmalar kapitalizmin elinde acımasız bir silaha, bir sömürü aracına dönüşebilir. Bunun en bilinen örneği dinamitin öyküsüdür.

Kapitalizm sadece tamamlanan bir çalışmayı kendi çıkarı için nasıl kullanabileceğini düşünmez, aynı zamanda çalışmaları kendi çıkarları ve amaçları için yönlendirir de. Bunu yaparken de amacını genellikle gizler. Ama kimi zaman iştahı öylesine kabarır ki, amacını gizleyemez bile.

Yıllar önce Washington Post gazetesinde bir haber çıkmıştı. Haberde Mississipi’de bir çiftlikte pamukları maymunların topladığı, boğaz tokluğuna çalışan maymunların insan işçilere göre ucuza geldiği ve çok daha uzun süreler çalışabildiği belirtilip, üretim maliyetinin çok düşük olduğu anlatılıyordu. Bu haberin uydurma olduğu ortaya çıkmış olsa da, “birilerinin” aklından geçenler ortaya çıkmış oluyordu. Bu proje hiçbir zaman başarıya ulaşamadı ama yapılan maymun çalışmalarının bir bölümünün maymun işçi hedefine yönelik olduğu da bir gerçek.

Çalışmalar başarısız olsa da, yine de maymun işçi yaratma isteği sönmedi, sadece şekil değiştirerek devam etti. Bu sefer orangutan insan melezlemesi çalışmaları hızlandı. Amaç orangutan kadar güçlü işçiler yaratmaktı. Neyse ki bu çalışmalar da sonuca ulaşamadı da, kapitalizmin daha ucuz işçi umudu biraz daha ertelendi.

Bunlardan bahsederken aklıma Afrika söylencelerinde maymunların aslında konuşma yeteneklerinin olduğu ancak bunu insanlardan gizledikleri, çünkü eğer insanlar bunu öğrenirlerse kendilerini işe koşacakları korkusunun anlatıldığı geldi. Hatta bu söylenceler öyle bir boyuta ulaşmış ki, Fransa’da bir kardinalin kafes içerisinde tutulan bir orangutana “konuş, ben de seni kutsayayım, özgürlüğüne kavuş” dediği söylenir (neyse ki orangutan bu tuzağa düşmemiş). Sanırım maymun araştırmalarında bu söylencenin etkileri önemli yer tutmuştur.

Maymunların pabucunu dama attıran ise robotlar olmuştur. Mekanik insan anlamına gelen robot sözcüğünü ilk kez Çek oyun yazarı Karel Capek, 1921 yılında yazdığı bir oyunda kullanmıştı. Çek dilinde “robota” sözcüğü iş veya emek anlamına gelmektedir. Bundan sonra işçi robot düşüncesi hızla yayıldı; evde, fabrikada, akla gelen her yerde tüm işleri robotların yapacağı düşüncesi yayıldı. Tümüyle itaat etmek üzere planlanmış robotlar düşüncesi, başkaldırı potansiyeli olan maymunlardan daha çekici görünüyordu. İlginç olan Westhinghouse’ın ürettiği ilk robot olan Rastus’un zenci bir Amerikalı tarım işçisine benzeyecek biçimde tasarlanmış olmasıydı.

Hakkını aramayan, ücret artışı istemeyen, grev yapmayan işçi düşüncesi kapitalizmin en büyük hayallerinden biridir. İster maymun işçi, ister robot işçi, hiç fark etmez; bunu gerçekleştirme amacından asla vazgeçmeyecektir. Ancak o zamana kadar insan işçileri bu hale getirmeye çalışacaktır. Yapılması gereken insanlıktan çıkmamak ve robota dönüşmemektir.

Yazan: İzge Günal / bilimsoL

Köy Enstitüleri


Harita1Kuruluşları günümüzden 74 yıl öncesine uzanan ve Demokrat Parti döneminde kapatılan Köy Enstitüleri, aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen halen şu ya da bu vesileyle tartışma gündemine gelen konulardan biridir.

Osmanlı’nın mirası üzerinde hayata gözlerini açan Türkiye Cumhuriyeti, nüfusun yüzde seksenini köylülüğün oluşturduğu ve üretimi de ağırlıklı olarak bu kesimin gerçekleştirdiği bir nesnel zeminde kurulmuştu. Osmanlı’da başından sopanın eksik edilmediği köylülük, devlet açısından en başta iki şey ifade ediyordu: vergi kaynağı ve asker deposu.

1930’lar, dünyayı sarsan 1929 krizinin etkilerinin yoğun olarak hissedildiği yıllardı. Tüm dünyada içe kapanmaya yol açan bu kriz, ülkelerin ekonomik politikalarında da belirgin bir değişimi beraberinde getirecekti. Krizin dayattığı kendine yeterli tarımsal üretimi sağlama zorunluluğu, Türkiye’de de temel üretici sınıf konumundaki köylünün rolünü bir kat daha arttıracaktı. Son derece geri bir teknikle gerçekleştirilen tarımsal üretimi, verimli hale getirerek pazar için üretim düzeyine yükseltmek zorunluydu.

1931 yılındaki CHP kurultayında, II. Meşrutiyetin ilanının (1908) ardından İttihat ve Terakki Cemiyetince kurulan ve cumhuriyet döneminde de varlıklarını sürdüren Türk Ocaklarının kapatılması ve yerine Halkevlerinin kurulması kararı alınmıştı Bunu takiben, bu kurumlar 1932 yılında yurt çapında faaliyete başladılar. Bu kurumların kuruluşuyla devletin denetimi dışındaki pek çok kurum ve dernek de (Muallimler Derneği, Türk Kadınlar Cemiyeti vb.) kapatılarak Halkevlerine bağlandı.

1940’lara gelinmesine rağmen Türkiye’de hâlâ nüfusun dörtte üçü köylerde yaşıyor ve ülkede okuma-yazma bilenlerin oranı yüzde yirmiyi geçmiyordu. Köylerin ezici bir çoğunluğunda öğretmen yoktu. Köylere gönderilen kentli öğretmenler buralarda birkaç ay kalıp ilk fırsatta kaçıyorlardı. İşte kurulması planlanan Köy Enstitülerinin buna da çare olacağı düşünülüyordu.

1936’da “köy eğitmeni” yetiştirmek üzere bir uygulama başlatılmıştı. Bu uygulamada, askerliğini çavuş olarak yapmış köylü gençlere altı aylık bir eğitimin ardından “köy eğitmeni” unvanı verilerek bunlar köy okullarında görevlendirilmeye başlanıyordu. Köy eğitmenlerine, köylüye tarım konusunda öncülük etmeleri beklentisiyle, bulundukları bölgede toprak, tarım araçları, hayvan ve tohum da veriliyordu. Bu uygulamanın yararlı sonuçlar vermesi Köy Enstitülerinin kuruluşunu hızlandırmıştı.

1937’de deneme mahiyetinde üç köy eğitmen okulu açıldı. Bu okullar Eskişehir Çifteler, İzmir Kızılçullu ve Kastamonu Gölköy’de kurulmuştu. Üç yıllık bir deneme süresinin ardından, 17 Nisan 1940’ta çıkartılan bir kanunla bu okullar Köy Enstitülerine dönüştürüldü ve 17 Köy Enstitüsünün daha açılması kararlaştırıldı. Bu dönemde Hasan Âli Yücel milli eğitim bakanı, İsmail Hakkı Tonguç ise ilköğretim genel müdürüydü. Eğitim süreleri beş yıl olarak saptanan Köy Enstitülerine, beş yıllık ilköğrenimi bitiren ya da üç yıllık ilköğrenimi tamamlayıp iki yıl daha bu okullarda hazırlık öğrenimi görecek kız ve erkek köylü çocuklar öğrenci olarak alınacaktı. Her bir okul, belirlenmiş çevre illeri kapsayan bir bölgeden öğrenci alabilecekti.

indirEnstitüleri inşa etme görevi tümüyle köylüye ve buralarda eğitim görecek öğrencilere yüklenmişti. Civar köylerden eğitilmek üzere toplanan çocuklar, dağlardan sular taşıyarak, yemeklerini kendileri yaparak, yollar ve köprüler kurarak, eğitim binaları, yurtlar, aşevleri, işlikler inşa ettiler.

Enstitülerde teorik derslerle pratik derslerin eşit ağırlıklı olarak görüldüğü bir eğitim programı uygulanıyordu. Okutulan derslerin yarısını genel kültür ve meslek dersleri, diğer yarısını ise uygulamalı tarım ve teknik (ev ve el işleri, demircilik, vs.) dersleri oluşturuyordu. Öğrencilere, yılda sadece bir buçuk ay, o da nöbetleşe olarak “tatil” yapma hakkı tanınıyordu.

Köy Enstitülerinden mezun olan öğrenciler, mümkünse kendi köylerine, değilse en yakın köye öğretmen olarak atanacak, kendisine bir ev ve toprak verilecekti. Köylerde eğitim verecek bu öğretmenlerin 20 yıl zorunlu hizmet yükümlülüğü bulunuyordu. 1948’e gelindiğinde, o zamana dek kurulan 21 Köy Enstitüsünden, toplam 20 bin öğrenci mezun olmuştu. Bunlardan 17 bini öğretmen, eğitmen ve teknik eleman, 3 bini ise sağlık memuruydu.toplu_muzik.9110021

Ayrıca 1942’de Ankara Hasanoğlan Köy Enstitüsüne, başarılı mezunların sınavla alınacakları ve üç yıl eğitim görecekleri bir yüksek köy enstitüsü de eklenmişti. Toplam 204 mezun veren bu enstitü 1947’de CHP iktidarı altında kapatılacak ve yeni milli eğitim bakanı R. Şemsettin Sirer’in önderliğinde gerçekleştirilen bu hamle enstitülerin kaderinin de belirlendiği bir dönüm noktası teşkil edecekti. 1950’de Demokrat Partinin iktidara gelmesinin ardından Köy Enstitülerinin ders programları klasik öğretmen okullarının programlarıyla birleştirildi ve 1954 yılında bu kurumlar tümüyle kapatıldı.

Adamın dibi olmak için


Bizim bakan çocuğumuz
Bizim bakan çocuğumuz
Yıllar önce bir Milli Eğitim Bakanı’nın odasının kapısı çalındı. İçeriden kararlı ve tok bir ses “Girin” diye seslendi.

Oldukça mütevazı döşenmiş odaya iki lise talebesi girdi. Tombul yanaklı olan Milli Eğitim Bakanı’nın yanına yanaşarak “Babacığım merhaba. Elini öpmeye geldik Gazi ile beraber” diyerek arkadaşını gösterdi.

Mezun olmuşlardı iki samimi arkadaş liseden. Gazi ve Can. Bakan’ın elini öptükten sonra masanın karşısındaki koltuklara oturdular.

Tombul yanaklı çocuk söz aldı: “Babacığım biliyorsun okulumuzu her ikimiz de başarı ile bitirdik. Ve bir yıldır para biriktiriyorduk. Eğer senin de iznin olursa Bakanlık bursundan yararlanıp Amerika’ya okumaya gitmek istiyoruz.”

Bakan küçük bir sessizlikten sonra “Oğlum biraz dışarı çıkar mısın? Bizi arkadaşınla bir iki dakika yanlız bırak” dedi.

Oğlu dışarı çıktıktan sonra uzun boylu çocuğa şöyle dedi: “Bak evladım, ben sizler gibi başarılı öğrencilerin yurtdışında öğrenim görmesini her zaman desteklerim. Fakat bir bakan olarak oğlumu Amerika’ya gönderirsem, bunu başkaları farklı değerlendireceklerdir. Bu yüzden sadece sana burs vereceğim. Gerekli işlemlerin yapılması için talimatı veririm az sonra. Hayırlı olsun” deyip dışarı çıkmasını söyledi talebenin.

Heyecan içinde kapının önünde bekleyen bakanın oğluna sarıldı çocuk. “Can… Sana bir iyi, bir kötü haberim var. Baban bana burs verdi ama senin gitmeni onaylamıyor.”

Tombul yanaklı çocuk elini cebine atıp bir mendil çıkarttı. İçi para dolu olan mendili arkadaşına verip, “Al bunları Gazi, nasıl olsa bana lazım değil bu para artık” dedi ve bir yıldır biriktirdiği parayı arkadaşına uzattı.

Ülkesinin menfaatlerini oğlunun geleceğini evvel düşünen onurlu Milli Egitim Bakanı’mız Sayın Hasan Âli Yücel Bey’i saygıyla anıyoruz.

[Oğlu Can, büyük şair Can Yücel’dir. O gün burs müjdesi alan lise arkadaşı Gazi ise dünyanın en iyi beyin cerrahı Prof. Dr. Gazi Yaşargil.]
Adamın dibi olmak için önünde adam gibi bir baban olacak!

Örnek olacak.

Büyük Taarruz ve Zafer


buyuk-taaruz-resimleri-ntv-arastirmasi-ataturk0012

Bu hafta (26-30 Ağustos 1922) Büyük Taarruz’un 91. Yıl Dönümü Hepimize Kutlu olsun
26 Ağustos 1922 Sabahı saat 04.30’da yoğun bir Türk topçu ateşi ile başlayan Büyük Taarruz 9 Eylül günü muzaffer Türk süvârilerinin İzmir’e girmesiyle sona ermiş ve 200.000 kişilik Yunan istîlâ kuvvetlerinden arda kalanlar, 27 Ağustos ve 4 Eylül arası, 321 kilometrelik bir mesâfeyi sekiz günde aşarak, yâni günde yaklaşık 40 kilometre katederek “dünyâ ric’at rekoru”nu kırmışlardır.
Bu, Yunanlıların korkak yâhut yeteneksiz olmasından değil, Türklerin çok daha motive ve Mustafa Kemâl Paşa gibi olağanüstü bir kumandan yönetiminde bulunmalarından kaynaklanan bir durumdur. Normal şartlar altında böyle bir zafer kazanılması pek de askerî mantığa uygun değildi. Zîrâ bu muhârebede Türk tarafı 186.000 askere, Yunan tarafı ise 200.000 askere sâhipti ve donanım yönünden de Türk tarafına adamakıllı üstündü. Normal olarak taarruz eden tarafın, hasmına göre en az üç misli daha kalabalık olması kuralından bahsedilir. Çünki hücûm eden taraf mûtâden daha fazla zâyiat verir. Fakat dâhî kumandanlar emrindeki ordular için böyle kurallar anlaşılan pek bir mânâ ifâde etmiyor.
Büyük Taarruz’da gerçi Türk Ordusu’nun bütün ferdleri olağanüstü bir şecaat ve gayretle vuruşmuştur ama düşman hatlarının gerilerine sarkarak zaferin kazanılmasına fevkalâde katkıda bulunan süvârilerimizin rolü ne kadar önemsense azdır.
O sebebden Büyük Taarruz’a “Son Süvârî Muhârebesi” diyenler dahî vardır.
200 senelik bir gerileme devrinden sonra nihâyet “mâkûs tâlihi”ni yenerek yeryüzündeki bütün hasımlarına “kırmızı kart” gösteren Türkiye Büyük Taarruz sonucu ölüm döşeğinden son anda doğrularak tekmil dâhilî ve hâricî “cenâze levâzımatçıları”nı sonsuz ye’se garketmişdir.
Büyük Taarruz’un şehitlerini ve başta Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere artık hepsi Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuş gâzîlerine Allah’tan Rahmet diliyor ve aziz hâtıraları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Unutulmayacak


Sivas-Katliami-yla-ilgili-sok-iddialar_1331993921Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında, aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu pek çok sanatçı ve fikir insanı dönemin Sivas valisi Ahmet Karabilgin’in özel davetlisi olarak bu kente geldi. Kültür Merkezi içindeki karşıt grupla çıkan taşlı sopalı çatışma, polis tarafından fazla büyümeden, zor kullanılarak önlendi.
Binlerce kişiden oluşan karşıt grup, Kültür Merkezi’nden yeniden Hükümet Meydanı’na geldi. Hükümet Konağı’nı taşlamaya ve slogan atmaya başlayan grup ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak, slogan atmaya devam etti. Grup önce Madımak Oteli önündeki araçları ateşe verdi ve oteli taşladı. Madımak oteli tutuşturulan perdeler ve alt katta bulunan eşyalarla birlikte yakıldı. Otele sığınmış olan kişilerden, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin’in de bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi. Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu 51 kişi de olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtuldu. İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdivendeki görevli tarafından darp edilip, merdivenden itfaiye aracı etrafında toplanan karşıt görüşlü kalabalığa doğru itildi. Başından yaralanan Aziz Nesin’i linç girişiminden araya giren polisler kurtardı. Yaralılar, polis arabalarıyla Tıp Fakültesi Hastanesi`ne götürüldü.
Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 gösterici yaşamını yitirdi. Akşam saatlerinde valilikçe ilan edilen ”2 günlük sokağa çıkma yasağı” ile birlikte, güvenlik güçleri şehirde tam bir hakimiyet sağlayabildi.

Kaynak: Wikipedia