Teşekkürler


Tüm zamanlarda 500 bin okunma için teşekkürler. Bugüne kadar yayınladığım 18 kategoride 1240 gönderiye ulaşabilen 8 binin üzerinde takipçiye, 8.700 paylaşıma teşekkürler. Son üç ay’ın ve son bir yılın ve tüm zamanların en çok okunan yazılarını aşağıda bulacaksınız.

3 ay

Lavinia (Ölüm çiçeği) More stats 6.443
Ana sayfa / Arşivler More stats 954
Özlemek ne demek? More stats 681
anne olmak dünyanın güzel duygusu 🙂 More stats 578
YILDIZ KENTER’İN İLGİNÇ HAYAT HİKAYESİ. More stats 383
Küpe Çiçeği Efsanesi More stats 382
vestele yazılmış şikayet mektubu(bedduanın kralı burda, harbi süper komik…bence yani) More stats 327
40 YAŞINI AŞMIŞ KADINLAR More stats 279
Sezai Karakoç- Mona Roza ve gerçek hikayesi More stats 175
SİRİUS: TANRIÇA İSİS’İN GİZEMLİ YILDIZI More stats 134
Sen Hep Benimle Kal More stats 111

1 yıl

Lavinia (Ölüm çiçeği) More stats 30.268
Özlemek ne demek? More stats 4.000
Ana sayfa / Arşivler More stats 3.973
YILDIZ KENTER’İN İLGİNÇ HAYAT HİKAYESİ. More stats 2.460
3 ARALIK DÜNYA ENGELLİLER GÜNÜ More stats 2.305
40 YAŞINI AŞMIŞ KADINLAR More stats 1.785

Tüm zamanlar

Ana sayfa / Arşivler More stats 82.814
40 YAŞINI AŞMIŞ KADINLAR More stats 77.914
Lavinia (Ölüm çiçeği) More stats 77.303
YILDIZ KENTER’İN İLGİNÇ HAYAT HİKAYESİ. More stats 34.862
“ZAL” NEDİR, MAHMUT KİM? More stats 14.603
vestele yazılmış şikayet mektubu(bedduanın kralı burda, harbi süper komik…bence yani) More stats 11.392

Sözler, yeminler, oyunlar


En ağırından puslu bir hava çöküyor omuzlarına değil mi? Bulutlar binmiş sanki sırtına. Gözlerin ağırlaştı, uyumak istiyorsun ama günlerdir uyumuşsun zaten, bir anlam veremiyorsun bu bitkin haline. Sözler ağır geliyor, miden bulanıyor, kramp giriyor karnına belki de. Bıkkınlık ile bırakamama, vazgeçememe arasında çaresizlik kıvranmaları yaşıyor ruhun.

Sözler verilmeli, yeminler edilmeli belki ama uyulmayacak olduktan sonra tüm bunların bir oyundan fazla ne önemi var. Oyun oynamaksa zekası yettiği ölçüde oynar herkes oyununu. Yıllarca, aylarca gördüklerine, duyduklarına inanamadan denersin karşındakini acaba gerçek mi bu olanlar, samimi mi söylediklerinde, yaptıklarında diye. Sonra bakarsın ki sonu gelmiyor, tüm çabaların beyhude, bir kez sana göre hata olan bir şeyi yapan, tüm uyarmalarına, tatlı dille söylemene, kavgalarına rağmen bir daha, bir daha yapıyor. Çünkü yapacağı şeye, belki de sana göre yapması gereken şeye inanmaması en büyük problem. Yemin etse ne olur, söz verse ne olur ona inanmadıktan sonra. Günün birinde bir yerden patlak verip çöküyor temeli çürük olan herşey. Aklında farklı birşeyler varsa, planları, istekleri farklıysa ilerisi için, beklentileri ve amacı farklıysa ne kadar süre kendini gizleyip oyunu sürdürebilir bir insan. Oyun oynamak o kadar kolay ki aslında her iki taraf için de, ama kendi çapında, kendi zekası kadar sürdürebiliyor oyununu her oyuncu. Mesele oyunlara başvurmadan neysen o kalıbında sürdürmek , karşısındakini de neyse o kalıbında kabul etmek değil mi zaten en uzun süren birliktekilerin temeli. Kim kimden daha fazla saklayabilir kendini, yaptıklarını, düşüncelerini diye çabalamak değil ki amaç.

Düşündükçe midesine ağırlık basan, bulanan, hiçbirşey yapmak istemediği bir gün geçirmek istemez ki kimse. Hava sıcak, ağır, düşünceler daha ağır basıyorsa kurtulmak gerek bu havadan. Kimse kimseye mecbur değil, cin olmadan adam çarpmaya çalışmaya gerek yok. Ortak yaşamanın karşılıklı fedakarlıklar demek olduğunu, kimsenin bencilce davranmaması gerektiğini, sürekli bir kişinin verici, diğerinin hep bana tarzında alıcı olacağı bir birliktelik türünün olamayacağını anlaması gerek insanların. Yoksa herkes kaybedecek bu oyunda, bunun farkına varmalı.

“Kıyamam Sana”


Leman Sam’ın “Kıyamam Sana” şarkısını dinlemeyeniniz yoktur sanırım. Bu şarkıyı bir aşk şarkısı sanıyorsunuz değil mi? Hayır değil. Söz yazarı Karaköy Genelevi’nde çalışan meçhul bir kadın. Bir gün beklemediği anda hamile olduğunu öğrenir. Bulunduğu ortamı ve şartları düşününce bebeğinden vazgeçmekten başka çaresi yoktur. Evlatlık vermeye karar verir ve bu sözleri yavrusuyla beraber olduğu o son gece yazar. Çaresiz bir annenin kaleme aldığı Leman Sam’ın bestelediği bu şarkının sözleri şöyle;

Bir gün anlayacaksın ,
neden sessizce gittiğimi ..
Senden vazgeçmek uğruna ,
nasıl bir savaş verdiğimi..
Mevsim kış olur hani ,
bir yudum güneş bulamazsın ,
sonsuz uçurumlardaki
çiçeklere dokunamazsın..
Her sabah bir sayfa daha,
eksilip gidiyor ömrümden..
Gönlümün yıkıntılarında ,
can çekişiyor umutlarım..
Ellerimde acı var, ellerini tutamam,
kıyamam, kıyamam sana..
Yollarımda ayaz var, yaklaşma yollarıma,
kıyamam, kıyamam sana…
Karanlık gecelere ortak edemem seni,
Kıyamam,
kıyamam sana…

Cimon ve Pero


Cimon ve Pero’nun Hikayesi

Zengin bir kumaş tüccarı olan Cimon,ortağının yalan beyanları ile o dönem çokça uygulanan bir ceza olan açlık zindanına atılır.

Bu zindanlarda insanlar günlerce aç bırakılarak ölüme mahkum edilirdi.

Aç kalarak ölüme mahkum edilen Cimon’un kızı Pero, sürekli gardiyanlara yalvararak babasını görmeye gelmektedir.

Yaklaşık yarım saatlik bu görüşmeler rutinleşir. Pero birkaç gün sonraki gelişinde yanında yeni doğan çocuğunu da getirmiştir.

Babası ile konuşurken ağlayan bebeği susturmak için bir göğsünü açar ve çocuğu emzirmeye başlar. İşte o an aklına babasının hayatını kurtaracak olan fikir gelir.

O günden sonra Pero düzenli olarak her gün babasını ziyarete gelir.

Aradan birkaç hafta geçmesine rağmen yaşlı adam hala ölmemiştir, ve bu hapishane yetkililerin de dikkatini çeker.

Aradan uzunca bir süre daha geçer ve Cimon hala hayattadır. Bunun üzerine Kral, Cimon ve Pero’nun görüşmelerinin gizlice izlenmesini ister.

Gardiyanlardan biri gizlice Cimon ve Pero’nun görüşmesini izler, ve gördüklerini de krala anlatır.

Duyduklarıyla şaşkına dönen Kral, Pero’nun yaptığı bu fedakarlık karşısında kayıtsız kalamaz ve Simon’un serbest bırakılması emrini verir.
Gardiyanın gördüğü şudur; Pero babasını ziyarete geldiği hergün açlığa mahkum edilmiş olan ve yiyecek hiçbir şey verilmeyen babasını tıpkı çocuğunu emzirir gibi emzirmekte ve açlıktan ölmesine mani olmaktadır…

Tablo: Peter Paul Rubens

Mor Cepken


Yörük kadını yaşlanıp iyice deneyim kazanınca Kezbence olur adı. O oymağın bilge kişisi, akıl danışılanıdır artık. Göçebe yörüklüğünün kadınlarına tanıdığı yüce bir haktır mor cepken. Erkeklerin ise korkulu rüyasıdır. “Mor Cepken”, Karacaoğlan türkülerinde geçer. Günümüzde Ege, Muğla, Antalya ve Toros yörüklüğünde yaşlı kadınlar tarafından hâlâ bilinir.Yörük kızlarının çeyiz bohçasına önce “Mor Cepken” konur. Kenarları sarı simgelerle işlenmiş, yelek biçiminde, mor renkli bir giysidir. Yörük kızları sevdikleriyle evlenirlerdi. Başlık parası gibi alışkanlıkları yoktu. “Mor Cepken” evlilikte yeri, zamanı geldiğinde, darda kalan yörük kadınının erkeğine karşı kullandığı bir boşanma özgürlüğünün simgesidir. Mor renk ihanete uğramış, aldatılmış, aşkın rengidir. “Mor Çatı” adı oradan gelir. Bizler dünyaya Mor Cepken’i yeterince tanıtabilseydik 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü “Mor Cepken Günü” olarak kutlardık. Evli yörük kadını, ihanete uğrayınca ya da kocası tarafından aşağılanıp dövülünce, bir şekilde Mor Cepken’i giyip herkesin görebileceği bir yere otururdu. Bu “Ben bu herifi boşadım” demektir. O zaman akan sular durur, herkes işini gücünü bırakır. Masal anaları ile doğum ebeleri “Mor Cepken” giyen kadının çevresini alırlar. Boşadığı kocası ise evinden dışarı çıkamaz, kahveye gidemez, kimse yüzüne bakmaz. Büyük ödün verip de karısına Mor Cepken’i çıkartamazsa ömür ömüre dul kalacaktır. Kimse ona dul-şaşı kızını bile vermez. Körocak olarak kalır. Göçebe yörüklüğünün kadınına tanıdığı hakka, özgürlüğe bakın siz! 1800 yılların sonlarında Nazilli kasabasının Aydın dağlarında, dağa çıkarak kadın hakları için savaşan “Gizemli Kadın Efe” de bunlardan biridir. Ege yöresinin unutulmaz bir eridir.
Mor cepken Ege efelerinin giydiği bir giysidir. Buralarda efelik kadın erkek işi değil yürek işidir. Kybele, Artemis, Tahtacı yörüklerinden bu yana kadın baştacıdır bu topraklarda.

– Alıntı

Platonun ünlü mağara alegorisi


Bir mağaranın içinde, dışarıdan gelen ışığa arkalarına dönük olarak ömürlerini geçirmiş olan insanların tek gördükleri önlerine vuran hayvan, insan ve nesne gölgeleridir.

Gerçek formunu hiç görmemiş bu insanlar için tek gerçeklik bu gölgelerdir. Hapis olan kişilerden biri bir gün aniden serbest kalır.

Mağaranın dışındaki dünya ile karşılaşır. Tamamen ışık ile yani gerçek ile tanışan bu kişinin gözleri neredeyse körlük yaşar.

Zamanla şimdiye kadar gerçek sandığı gölgelerin aslında gerçek olmadığını ve gerçeklerin birer karanlık yansıması olduğunu anlamaya başlar.. Hayatın gerçeğini anlayan bu kişi mağaraya dönüp diğer insanlara gölgelerin sahte olduğunu ve asıl gerçeğin dışarıda olduğunu anlatmaya çalışır. Ancak dışarıyı hiç görmeyen bu insanlar anlatılanı idrak edemezler ve kızgınlıkla karşı çıkarlar… Platon, mağara alegorisi yani benzetmesinde bir şeyleri anlamaya başlamış olan filozofların bunu halka anlatamayışını örneklemek istemiştir.

Bu metafor günümüz dünyası ve düzeni içinde hala geçerlidir. Çünkü insanlar anlayabildikleri kadarını kabul edip kendi anlayışlarının ötesinde anlatılanları kabul etmezler. Bu yüzden gerçekleri anlatanlar bir şekilde toplum içinde baskı altına alınır.

Işığı-gerçeği görmek doğruyu duymak rahatsız edicidir. Bu yüzden zihin karanlığı ve esareti seçer. Cahillik mutluluktur..Gerçek ile yüzleşmek ve özgür olmak cesaret ister.

Herkesin bir gün mağaradan çıkabilecek kadar cesur olması dileğiyle.

ÜÇ MAYMUN’un gerçek hikayesi


Elleriyle gözlerini,kulaklarını ve ağzını kapatan üç maymun sembolü ülkemizde ”Üç maymunu oynamak” diye bilinir.
Gerçeklere gözünü kapatıp, başını derde sokmamayı, doğruları dinlemeden ve söylemeden kurnazlıkla aradan sıyrılmayı temsil eder.
Oysa üç maymunun simgelediği değerler bundan çok farklıdır.

Üç maymunun kökenleri, eski Japon Koshin Folk geleneklerine dayanır.
Japonca isimleri Mizaru, Kikazaru, İwazaru olan bu üç maymun, bilge maymunlardır.
– İki eliyle gözünü kapatan maymun Mizaru, kötü gözle bakmamayı simgeler.
-Kulaklarını kapatan Kikazaru’nun mesajı, kötüyü dinlememektir.
-Ağzını kapatan İwazaru, kötü söz söylememeyi öğütler.