~Hüznün Değil Mutluluğun Rengi: Sarı~‏


Kaç gece sabahladım ben biliyor musun? Olurları olmazlarla tartarak, güneşin doğmasını istemeden, uyumak için gözlerimi sımsıkı yumarak… İnsanın içinde o inanılmaz ağırlığı veren kocaman kaya parçasını hissetmesi ne demektir bilir misin? Bazen ağlamak, bazen sinirden avuçlarını dişlemekle geçen kaç gece. Söylemek isteyip, kendine bin defa anlattıktan sonra dışarı çıkamayıp yine de içinde kalan kelimeler. Gecenin sessizliğinde, belki de kendisi gibi uyuyamayanlar var olduğunu düşünerek avunmalarımı bilir misin? Bilemezsin.
İnsanın hayatında böyle dönemler de yaşaması gerekiyor mu bilemiyorum, ama kimsenin başına gelmesini istemediğim saatlerdi onlar. Geçmek bilmeyen, yatakta sayısız defa dönmelerle, ayağa kalkıp ışığı yakıp tekrar söndürerek, tekrar, tekrar… Ve yavaşça akıp giden zaman. Sayılabilir dakikalar sayılabilir saatlere, ve sonunda sayılamaz hale gelen güne, geceye dönüşerek geçen zaman. Zaman herşeyin ilacıdır derler ya, aslında daha pek çok şey daha derler de, hiçbir şey hiçbirşeyin ilacı falan değil. Çünkü o günler sonra haftalara, sonra aylara ve yıllara dönüyor. Her mevsim, biz geçmişte şu sıralar ne yapmıştık birlikte düşüncesi bir kez daha geçiyor insanın gözlerinin önünden.
Mevsim deyince, şimdi sonbahar artık. Dökülen yapraklar, esen soğuk rüzgarlar ve yağmur tabi. Etrafımda sararan otları, yaprakları izledikçe insanın bu mevsimde hüzünlenmemesi mümkün değil diye düşündüğüm oluyor çokça. Sarı hüznün rengi derler ya, neden sarıya yakıştırmışlar ki bu vasfı? Sararan dökülür ve yok olur diye mi acaba? Ama her dökülüş, her kuruyuş yeni bir başlangıca da yer açmaz mı, yine yeşillenmez mi o dallar, yine çiçekler açmaz mı ağaçların/ insanların bağrında? Sarı mutluluğun rengi olmaz mı? Son yerine başlangıç kabul etsek? Mutlu olsak, mutluluğu arasak? Sarı mutluluğun rengi… Olmalı…

 

(Nur Demir’ e bu harika fotoğraf için teşekkürlerimle)

Zaman geçtikçe…


20 li yaşlara kadar iyilikle kötülüğün ülkesi, kalın sınır çizgileriyle ayrılıyor birbirinden. Sıkı dostları ve düşmanları oluyor insanın. Onları ölesiye seviyor ya da ölesiye nefret ediyor onlardan.

30 larında yalanı hakikatten ayırt etmeye başlıyor. İyi sandıklarının hıyanetiyle tanışıyor, sırtında dost işi hançer darbeleriyle; ve en kötü zannettiği şefkatle imdadına yetişiveriyor.

Zaman kanatlanıp da 40 ına yaklaştığında insan, iyiyi kötüden ayıran hudut çizgilerini birbirine karıştırıyor. İyilere nakşolmuş kötüyü ve kötülerin içindeki iyiliği de keşfediyor ademoğlu. Anlıyor ki, iyi insan/kötü insan yok; insanın içinde iyilik ve kötülük var, kötüyle iyi panzehiri değil birbirinin; kankardeşi.

İyilerle kötüler çekiştirmiyor ipi. İyilik ve kötülükten örülmüş ibrişimin kendisi.

Bunu anlayınca şaşmıyorsun nefretin birden şehvete dönüşmesine; acı girdaplarının içinde hazzın raksetmesine. Tevazuyla gurur, haysiyetsizlikle onur el ele yürüyor. İnsan, şuuraltındaki isyankarla sahtekarı, günahkarla tövbekarı birarada farkediyor. Benim, hükmeden ve boyun eğen, zulmeden ve acı çeken. Bunca şiddet kadar onca merhamet de benim eserim. Minneti nefrete, korkuyu cesarete, zaferi hezimete bulayan benim. Kundak bezime tıpatıp benziyor kefenim, hayatım muhteşem ve sefil, mağrur ve rezil, hayasız ve asil.
Ben, hem örs hem çekicim.

İşte bu keşif kolaylaştırıyor yaşamı.. Anlıyorsun ki toplumlar gibi insanlar dakanlı iç savaşlarına borçlu ilerlemesini..

O zaman , iyileri kötülerden ayırmak gibi nafile bir uğraşı bırakıp -başta kendin olmak üzere- insanların içindeki iyiliğin peşine düşüyorsun; kıymet bilmeyi ve -yine başta kendin olmak üzere- herkesi hoş görmeyi öğreniyorsun.

Tükendikçe pahalanıyor zaman; günler azaldıkça uzuyor. Saçların gibi, seyreldikçe değerleniyor dostların. Günahları ve zaaflarıyla da övünüyor insanlar; sevapları ve zaferleri kadar.

Önemli değil kaç kez yenildiğin; önemli olan, kaç yenilgiden sonra yeniden doğrulabildiğin.

Bu paramparça ruhlardan, çelişkili duygulardan, çatışmanın açtığı yaralardan mucizevi bir ahenk çıkıyor ortaya ki olgunluk diyorlar adına…

*Can Dündar*

Babanız Yaşıyorsa Hala Çocuksunuz…


UNUTMAYIN Kİ ;
Kaç yaşınızda olursanız olun babanız yaşıyorsa hala çocuksunuzdur…
Ne zaman ki babanızı kaybediyorsunuz, işte o zaman gerçekten büyüyorsunuz.Çünkü çınarın gölgesi yok artık üzerinizde.Sizi fark etmediğiniz halde yağmurdan,güneşten koruyormuş meğer o gölge.
Siz de aile kuruyorsunuz,baba oluyorsunuz,sizin de gölge yaptığınız ve koruduğunuz birileri oluyor ama o gölgeyi çok arıyorsunuz.
Babanız öldüğünde büyüyorsunuz..
Artık soru soracağınız,öğreneceğiniz,azarını duyacağınız,takdirini alacağınız,akşam eve dönerken yolunu gözleyeceğiniz,korkacağınız bir babanız yoksa büyüyorsunuz.
Yarınınızdan sorumlu tuttuğunuz,her istediğinizi almak zorunda olan o kişi yoksa artık…
Hep sessiz ağlayan,suskun seven,en zor dönemde bile yıkılmaz görünen,sırtınızı dayadığınız çınar ağacınız yoksa artık…
Büyüyorsunuz o zaman işte.
Savaşın ortasında komutansız kalmaktır,babasız kalmak.
Kaç yaşınızda olursanız olun babanız yaşıyorsa hala çocuksunuzdur.

Bugünü yaşayamamak


Çok zaman önceydi.
O kadar zaman önceydi ki, zaman diye bir şey yoktu.
İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı.
Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı.
Derken zaman diye 3 parçalı bir şey icat etti insan.
Bir parçasına dün dedi, diger parçasına bugün, öteki parçasına da yarın.
Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu.
Dünü düşünüp pişman oldu, yarını düşünüp telaşlandi; ama işin ilginç tarafi, tüm telaş ve pişmanlıkları, güneş doğup batıncaya kadar yaşadı.
Farkında olmadan rezil etti bu gününü.
Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bugün için yarın diyordu.
Bir türlü çıkamadı işin içinden.
Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı.
Bu günü eline yüzüne bulaştırdı.
Mutsuz oldu insan.
Ve ne gariptir ki yarının telaşını da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı; ama bugünü hiç yaşayamadı.
Ne yarın, ne de dün.