Kırlangıçlar


tumblr_o3408cJaGy1siucwxo1_500_Şehrin kıyısında, ufacık bir derenin kenarında, dalları suya sarkan ihtiyar bir söğüt ağacı vardır. İlkbaharın başlangıçlarında bu söğüdün dallarına bir dişi kırlangıç gelip kondu;
..
Kırlangıçlar arasında pek teklif yoktur. Uzun uzadıya takdim filan edilmeden konuşmaya başladılar ve pek az sonra da ahbap oldular.
Evvela havadan, sudan bahsedildi. (İki kişi birbirlerini yeni tanıdıkları zaman havadan sudan bahsetmek adettir.) Fakat biraz sonra erkek bir iki dal ileri geldi, dişi daha az çekingen bir hal aldı.
Muhabbeti kaynattılar.
“Olur ya..!,” demeyin, iki kırlangıcın ilkbaharda, herkes dört tarafa koşup çalışırken bir söğüt dalında oturup yarenlik etmeleri gündelik işlerden değildir.
Bizim kırlangıçların ikisi de antika mahluklardı, yani öteki kırlangıçlara benzemiyorlardı. (Başkalarına benzemeyenlere antika derler.)
..
Ve her gün buluşmaya başladılar.
Aman yarabbi, neler konuşmuyorlardı.!.. Eğer kırlangıçlarda kitap yazmak adet olsaydı, bunların yazacakları kitaplar muhakkak ki üniversitelerde okutulurdu.
..
Yalnız her ikisinin de içinde gizliden gizliye büyüyen bir korku vardı: Bir gün gelip ayrılmak korkusu.
Hiçbirisi bu korkusunu ötekine söylemeye cesaret edemiyordu. Kim bilir, belki öbürünün yanlış anlayacağından çekiniyordu. (Çünkü içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.)
İçlerinde bu ayrılık korkusu büyüdükçe bunu münasip bir şekilde diğerine söylemek için düşünmeye başladılar.
Mesela:
“Hiç ayrılmayalım, olmaz mı,” demek vardı, fakat bu pek geniş manalı ve müphemdi. “Nasıl ayrılmayalım?”
“Bir yuva kuralım!” deseler, bu da pek bayağı kaçacaktı. Hem o zaman başka kırlangıçlara benzeyeceklerini sanıyorlardı.
Dünyanın geçiciliğinden, gökyüzünün sonsuzluğundan, sulardan ve diğer kuşların yaşayışlarından bahsederlerken, gözleri birbirine hasretle bakar ve: “Birbirimizden nasıl ayrılacağız,” demek isterlerdi.
Tesadüfün pek merhametli olmadığını ve birbirine böyle yakın olanları bir ikinci defa karşı karşıya getirmediğini biliyorlardı.
..
Yavaş yavaş gözlerine ve bakışlarına bir gamlılık çöktü. Dostluktan filan bahsederken, sesleri titriyor gibiydi; yahut onlar böyle zannediyorlardı. Fakat böyle zamanlarda hemen birinden biri, bir kahkaha atar ve işi alaya bozardı: İçi burkulduğu halde…
..
Sabahleyin karşı karşıya gelince dişi söylemek istediği şeyleri gözleriyle anlatmak istedi. Tam bu sırada, üzerinde oturdukları söğütten sarı bir yaprak koptu, iki tarafa sallanarak aralarından geçti ve dişinin en manalı baktığı zamanda gözlerinin önünü kapattı.
Erkek bu bakışı göremedi.
Fakat her ikisi de sarı yaprağı gördüler.
Erkek ağzını açtı:
“Senden hiç ayrılmak istemiyorum…” demişti ki, buvvv diye soğuk bir rüzgar esti…
Dişi, erkeğin sözlerini işitemedi.
Fakat her ikisi soğuk rüzgarın sesini duydular.
..
Birbirlerinin gözlerine baktılar; artık yuva kurmak zamanının geçtiğini, sonbaharın geldiğini, ayrılacaklarını anladılar.
İkisi de içini çekti.
Tepelerinden birçok kırlangıçlar geçti: Sıcak yerlere dönüyorlardı.
Ayrıldılar… Ve bir daha birbirlerini görmediler.
Fakat ikisi de küçük derenin kenarındaki söğüdü ve orada geçirdikleri güzel ilkbaharı ve yazı unutmadılar.
Ve ikisi de, böyle bir yaz geçirmemiş olan diğer kırlangıçlara tepeden baktılar… (Çünkü azlıkta kalanlar ,çok olanlara nedense tepeden bakarlar.)

#SabahattinAli

YAŞAM HALKALARI


Balıkçılar sabahları erkenden rızklarını aramak için evlerinden ayrılıp denize açılırken, gün bitiminde hep sağ salim evlerine dönecekleri umudunu içlerinde taşırlar. Bu umudu simgelemek ve yaşar halde tutabilmek için de, kıyıda onları bekleyen, döndüklerinde teknelerini bağlayıp güvenle karaya çıkabilmelerini sağlayan küçük birer halkaları vardır. Aslında bu tüm insanlığın genel davranışıdır. Havayollarında çalışanlar, kamyon şöförleri, öğretmenler, lokantacılar, hemşireler her sabah bakışlarında yuvalarına dönecekleri anın özlemiyle evlerinden çıkarlar.
Aslında evde kalanlar da aynı özlemi tersinden yaşamazlar mı? Onlar için de, gidenlerin bir an önce geri dönmeleri ve o sıcacık yuva özlemini birlikte gidermeleri; dostluğu, sevgiyi orada birlikte yaşamaları vardır akıllarında. Aralarında görünmez bir bağ, onları birbirlerine bağlayan gizli bir yaşam halkası vardır sanki.
Yaşam halkası umudu, sevmeyi, huzura geri dönebilmeyi simgeler. İnsanlar bir kez geri dönüp o halkaya yaşamlarını bağladıklarında, artık onlar için dışarının fırtınaları, kaba, bazen dev dalgaları korku yaratmaz. Sığındıkları liman güvenli, onları oraya bağlayan halka güçlüdür bilirler…
Bazen de o halka zayıf kalır, ya da zayıflar. İnsan eve döndüğünde halkanın ruhunu, yaşamını, sevgisini sağlam tutmadığını farkeder. Güvenemez limanın onu koruyabileceğine, yuvasına bağlayan bağın sağlam durduğuna. Bağlar elbet bir süre daha belki aynı halkaya teknesini, sağlamlaştırmaya çalışır her seferinde belki. Dibine çimentosunu döker, etrafını taşlarla destekler. Ama halka çürümüşse, dayanma gücü kalmamışsa, bir gün kopar gider. İnsanın yüreğini fırtınalara, dalgalara teslim eder. Bazen çırpınsa da boğulur kişi, bazen de güç bela kıyıya ulaşabilir. Yeni sağlam tutunacak bir halka arar, ya da yapar… Belki de karaya çıktıktan sonra, artık bir daha hiçbir halkaya güveni kalmaz; denize açılmayı da bir daha, kafasından siler atar…
Herkesin güvenli limanlarda, huzuru yakalayabilecekleri ve ölene dek kendilerini o kıyıda tutabilecek sağlam halkaları olması dileğiyle.

Sevgili Nur Demir için…