KEDİLER


tumblr_o2596svmmC1um3rjro1_540Kedilerle ilgili bu durumu yeni öğrenmiştim: Normalde sokak kedisi kendisini saldırgan köpeklere karşı koruyabilirmiş. Bu direnci kıran tek  şey neymiş biliyor musunuz: Sevgi… İnsanoğlu, eğer bir sokak kedisinin başını okşar ve ona şefkat gösterirse kedicik kendisinin koruma altında olduğunu  zanneder ve sivri tırnaklarını içeri çekermiş. Ve vahşi köpeklerin azgın dişlerini gırtlaklarında veya itlaf ekiplerinin zehirli etlerini midesinde bulurmuş.

Küçücük bir dokunuşta gardı düşen ve ölümcül  yaralara açık hale gelen sarmanların kaderinde kendi aşk hayatımızın hülasasını buldum. Biz de Eros’un şefkatine sığınıp, sevdalanınca en mahrem zaaflarımızı ele vermiyor muyuz? Yıllar yılı ardına sığındığımız barikatların anahtarını gönüllü teslim edip, tırnaklarımızı içeri çekmiyormuyuz?

Sevginin bizi kollayacağına, sarıp sarmalayacağına dair ön kabulümüz yüzünden koruma duvarlarımızı gönüllü kaldırıp,  yaralarımızı açık hale getirmiyor muyuz? Sonra ne oluyor? Sevdamız en büyük zaafımıza dönüşüyor. Saçımızı  okşayan elin bizi ilelebet kollayacağına inanıyor, tatlı sözlere  kanıyoruz. Taklalar atıp,cilveler yapıyoruz. Ve en ummadığımız anda, en korunaksız  halimizle yakalanıyoruz aşkın hoyrat yüzüne… Ders almak mı? Ne münasebet!..Daha son ihanetin yarası kabuk bağlamadan,yeni yaralar için aralıyoruz kalbimizin kapılarını…   Zavallı bir kedi yavrusundan farkımız yok aşkın karşısında… Boynumuzda, kalbimizde pençe pençe darbe izleriyle, her sıcak dokunuşta çocukça uysallaşıp,  her hayal kırıklığında “köpek gibi” pişman olarak, her terkedişte acı çekip her dönüşte biraz daha kanayarak, kanayan yerlerimizi kediler gibi dilimizle yalayarak, bir daha aslalarla daimalar arasında yalpalayarak yara bere içinde yaşıyoruz.O yüzden melekler, içe kıvrık patilerle gömülüyor. Ve hayata şeytanlar hükmediyor. Belki de en iyisi kuyruğu her daim dik tutmaktır…Şefkate kanmış mefta bir ev kedisi olmaktansa, gardını almış hayatta bir sokak kedisi kalmak daha iyidir.

CAN DÜNDAR

ZAMAN HIZLA GEÇİYOR


pisiHayatın ne kadar hızlı geçtiğini evinde hayvan besleyenler bilir en iyi. Gözünüzün önünde sevgiliniz yaşlanır gider. Daha dün el kadar bebekken yanınıza aldığınız dostunuz hızla büyür, sizin çok uzun bir süreçte atlattığınız gelişim evrelerini hızlıca geçer gider. Kendiniz için düşündüğünüz herşeyi kediniz köpeğinizde yedi kat hızlı yaşarsınız. Ve bakarsınız ki 10 yaşına gelmiş, 70 yaşında bir yaşlı dede- nine oluvermiş aslında. Sizin için 10 sene nedir ki gerçekte, değil mi? 30 yaşınızla 40 yaşınız arasında o göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre. Onlar için bir ömür demektir. Size o zamana kadar dostluk arkadaşlık etmiştir, tüm sevgisini vermiş ve sevginizi almıştır. Acı duyarsınız çoğunlukla elinizin altından böyle hızla kayıp gitmesinden, çünkü gençken, daha birkaç sene önce size ne cilveler, oyunlar yapmıştır, stresinizi almıştır, eğlendirmiştir. İşte şimdi orada yaşlı ve yorgun uzanmaktadır.

Geriye dönüp baktığınızda kendi hayatınız da bu kadar hızlı geçmemekte midir zaten? Lise yıllarınız, üniversite, ilk aşklar, evlilik, çocuklar… Hepsi sanki dün yaşanmış gibi gelir insana. önümüzde bir o kadar daha yaşanacak şey vardır, biliriz, ama geçmişin bu kadar hızlı geçmesinden de hüzün duyarız. Yaptıklarımız, yapmadıklarımız, yapamadıklarımız. Tamamı ile hayattır hepsi işte, böyle geçip gitmektedir. Kainata neden bu kuralları koydun, herşey nasıl da hızlı tükenip bitiyor diye kızabilir miyiz? Kurallar bunlar en başından beri ve uygulayan biz değil, bize uygulanmaktadır hepsi de.

Dün akşam güneşi batırırken içtiğimiz kahve geride kalmıştır. 10 gün sonra hiç hatırlanmayacaktır belki de. Kuralları koyan biz olmadığımıza, ve oynamaya mecbur olduğumuza göre, nedir bu üzüntü, yaşam geçiyor, yaşlanıyorum, evlenemedim, işe giremedim, çocuğum olmuyor, hastalandım dertlenmeleri ki? Bunlar olacak. İstemesek de olacak. Kim kainatın efendisine karşı durabilmiş ki? Yapabildiklerimiz bize keyif veriyorsa o an mutluyuzdur, ve kar kalır yanımıza, o kadar. Hiç önemi yok herhangi bir şeyin, hiç. Merak etmeyin, 1000 yıl sonra bu evren varken yine de, hiçbirimiz olmayacağız, eser miktarda iz bile kalmayacak herhangi birimizden. Bedenimizden, duygularımızdan, sevdiklerimizden, kırdıklarımızdan, sevinçlerimizden, hüzünlerimizden. Boşverin.

ÖNYARGILAR


Çoğu tanıdığım insan seçimlerinde, tercihlerinde belirgin önyargılara sahip. Ben de pek çok konuda kendim için bunun farkındayım. Ya birine, birşeye önyargıyla bakarken yakalıyorum kendimi, ya da birinin bana önyargıyla baktığını ve birtakım kararlar vermeye çalıştığını görüyorum, hissediyorum. Arabanın modeli, karşıdaki insanın yaşı, mesleği; evdeki eşyaların rengi, hayvanlar, temizlik, iş, okul. Hatta bu gidip kahve içilecek yer için bile geçerli. Pek çok konuda takıntılarımız, kriterlerimiz, önyargılarımız var.

Halbuki mutluluk o kadar yakınımızdan geçiyor o sırada, ya da avcumuza bırakılmış oluyor ki, biz onu elimizin tersiyle iterek, belki de hiç olmayacak, erişemeyeceğimiz hayallerimizin peşinden gitmeyi tercih ediyoruz. Örneğin karşımıza çıkan ve birlikte olmaktan huzur, mutluluk duyduğumuz insanı, sırf bizim kriterlerimize uymuyor diye reddediyoruz veya dikkate bile almıyoruz. Kriterler de ne olsa; işi, yaşı, ailesi vs vs. Kafamızdaki soru, bizim kriterlerimize uymazsa gelecekte mutlu olur muyuz? Kafamızdaki kriterlere uyanla mutlu olacağımızın garantisi var mı? Ve biz bu insanı elimizin tersiyle itiyoruz. Belki de çok sevecek bizi? Mutlu etmek için elinden geleni yapacak? Hayır ama, bizim kriterlerimiz var.

Araba seçmeye gittiğimizde elbette cebimizdeki paraya göre, ama sonra illede kafamızdaki önyargılara göre hareket ediyoruz; beyaz olmasın, kir gösterir, otomatik vites olsun, marka ille şu ve şu olsun, başkası olmaz. Denedik mi? Hayır. Belki diğer araba ile çok daha mutlu olacağız? O bizimle özdeşleşecek?

İş seçerken de daha üniversiteye hazırlıkta başlıyoruz, şu meslekler olur, bunlar tu kaka demeye. Ve sonuçta hayatının herhangi bir döneminde mutluluğu yakalayamamış sıkıntılı ve doyumsuz insanlar ordusu yaratıyoruz. Sadece kendimize olsa iyi, oğlumuza, kızımıza, annemize, yakın çevremizde etkileyebileceğimiz kim varsa mutluluğun “sırlarını” dikte etmeye çalışıyoruz.

Biraz burnumuzu aşağılara indirebilsek, bizi seven, mutlu eden insanları, hayvanları, arabaları, işi kabullenip elimizdekinin kıymetini bilsek. Ona keyif versek, onunla olmaktan keyif alsak. Beğensek, beğendiğimizi göstersek; mutlu olduğumuzu, keyif aldığımızı hissettirsek. Bugünü yaşasak da gelecek gelecek deyip tüm yaşamımızın tadını kaçırmasak.

Bugün mutlu olduğumuzu elimizde sımsıkı tutalım, onu sevelim, ona mutluluk ve beraber olmamızdan keyif verelim, ondan keyif alalım. Onu değiştirmeye, bizim “kriterlerimize” uydurmaya çalışmayalım. Kısacası önyargılarımızı bırakıp bugünü yaşayalım. Ben kendi hesabıma bunu yapmaya çalışıyorum, bana önyargıyla yaklaşanlar da umurumda bile olmuyor.

Babamız birgün gerçekten…


baba-adaylari_IIÇoğumuz, babamız henüz hayattayken onun yüzüne bir kere bile dikkatle bakmayız. Baba, “baba” demeye başladığımız günden itibaren sürekli karşımızda duran bir alışkanlıktır. Yıllarca babamızdan değil, bir alışkanlıktan bahsederiz: Annemize, “babam bugün niçin gecikti?” diye sorarız; kardeşimize, “babam yine su istiyor,” der ve dertleniriz; bazen de “babama hangi yalanı uydursam,” diye planlar kurarız kafamızda. Baba, her seferinde, bize biraz uzak, biraz yabancı birisidir. Her gün elbiselerini giydirip sokaklara saldığımız o “biraz” yabancının, zamanın karşısında nasıl da eriyip gittiğini fark etmeyiz bile. Oysa ilkin ve hep onun elbiseleri yaşlanır, ilkin ve hep onun saçları ağarır, ilkin ve hep o öksürür. Bir alışkanlığın perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman, çizgilerden, girintilerden ve çıkıntılardan yeni bir yüz yapar; bunu da fark etmeyiz. İçimizden az buçuk dikkat kesilenler bilirler ki, baba, gözaltlarındaki torbalarda yorgunluk biriktiren kederli göçmenidir evimizin. Bir an gelir, gözaltlarındaki torbaların bağcığını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık. O iki bağcık da, hiç ummadığımız bir vakitte, hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir. Çözülüverir ve babamız, bizden sakladığı bütün yorgunluklarını orta yerde bırakıp, kederli yüzünü terk eder. Biliyor musunuz? Babamız bir gün gerçekten ölür!

Sevgiyi Anlatmak


Bir kadın anlatıyor: Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı.
Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.
Sonunda kararımı ona da açıkladım: Boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak ”niye?” diye sordu. ”Gerçekten belli bir sebebi yok” dedim, ”sadece yoruldum”.
Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!
Sonunda sordu: ”seni caydırmak için ne yapabilirim?” Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. ”İşte mesele tam da bu” dedim ”Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.” ”Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâlolacak. Bunu benim için yapar mısın?”
Yüzümü dikkatle inceledi ve ”Sana bunun cevabını yarın vereceğim” dedi. Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.
Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı. ”Hayatım” diye başlıyordu, ”O çiçeği senin için koparmazdım” Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim. ”Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.”
”Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.”
”Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var” ”Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.”
”Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin – gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.”
”Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.”
Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu. ”Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lütfen kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.”
Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi. Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.
Bu gerçek aşktı. İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz. Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil.
Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz Ama hep oralarda bir yerdedir. Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır. Hayat tam da böyle bir şeydir.
Sevgi her zaman sizin beklediğiniz gibi anlatılmıyordur belki de…

Hayat Bir İhtimal‘ e teşekkürlerle

Sokak köpekleri


299929_470111623030265_99872064_nSiz sokak köpeklerini bilmezsiniz.
Tanrının heybesinden paylarına düşen 15 yıllık ömürlerini asla tamamlayamazlar. İtile kakıla, horlana taşlana geçen kısacık bir zaman diliminde bir güncük bile köpek tadında yaşayamadan göç edip gidiverirler bu dünyadan.
Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz.
Duygulu, sadık ve sevecendirler.
Bir lokmacık ekmek uğruna kulunuz köleniz olurlar.

Dövseniz de, sevseniz de, uğruna her şeyinizi verdiğiniz hayırsız insanoğlu gibi terk edip gitmezler sizi.
Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz.
Tek bir suçları vardır, köpek olmak.
Bu suçu da asla isteyerek işlememişlerdir.
O sıcacık kebap kestanelerine benzeyen hüzün dolu gözleriyle özür diler gibi bakmaları işte bu yüzdendir.
Eğer ta içine bakmasını bilirseniz o gözlerin, ısınıverir içinizin bütün üşümüşlükleri.
Siz sokak köpeklerini bilmezsiniz, bilseniz seversiniz onları…

Sevdiklerime, sevenlerime…


Bu yazıyı herkes üstüne alınabilir, herkes te sevdiğine gönderebilir…

BİR KUTU DOLUSU YAŞAM GÖNDERİYORUM SİZE

– Bir kutu dolusu yaşam gönderiyorum size, sade bir kurdeleyle süslenmiş.
– Çözün kurdeleyi ve kaldırın yavaşça kutunun kapağını…
– Kocaman bir fırça ve bin renk koydum kutuya, bir cennet resmi yapıp
içine girin diye…
– Düşler serpiştirdim gizlice, düş kurmayı unutmayın diye.
– Bir tanede elma şekeri yerleştirdim, içinizdeki çocuğu yeniden tadabilin diye..
– Güneşin batışını, billur suyun sesini, kırmızı gelinciklerin saflığını, taze ekmeğin kokusunu ve bir gülümsemenin sıcaklığını da sığdırdım…Ruhlarımız aç kalmasın diye…
– Kutuya biraz da sevecenlik koydum, güçlü olun diye, çünkü acımasız olan güçsüzdür…
– Beyaz bir güvercin uçup geldi kondu kutuya, barışı ve özgürlüğü sunmak için…. Paylaşmayı anımsayalım diye…
– Bir buket sevgi, bir yudum aşk ve yarım bir elma da koyamadan edemedim.Sevdiklerimize onları sevdiğimizi söylemek için yarını beklemeyelim. Hemen şimdi bunu yapalım diye…
– İçtenliği, umudu neşeyi, bağışlayıcılığı, özgüveni ve açık yürekliliği unutmadım, “Ben” in dışına çıkıp “Biz”e ulaşabilelim diye…
– Son olarak da bir kart iliştirdim kutuya, bakın bu kartta neler yazıyor:
“Bu kutunun kapağını her kaldırışınızda yaşamla ilgili yepyeni şeyler keşfedeceksiniz. Yaşamak için yarını beklemeyin, alın yaşamı kollarınızın arasına ve sımsıkı sarılın. Yaşamdan yalnızca almak yerine ona bir şeyler de verin. Kısacası bütünüyle “İnsan” olun. Unutmayın, yaşam dokuması henüz tamamlanmamış, olağanüstü güzellikte bir duvar halısıdır ve size ait olan boşluğu yalnız siz doldurabilirsiniz. Kimseyi kırmamak ve üzmemek şartıyla istediğiniz her şeyi deneyin. Bir gün sonsuzluğun bulutlarına oturduğunuzda ne aklınız kalsın geride, ne de kırık bir yürek…”