ZAMAN HIZLA GEÇİYOR


pisiHayatın ne kadar hızlı geçtiğini evinde hayvan besleyenler bilir en iyi. Gözünüzün önünde sevgiliniz yaşlanır gider. Daha dün el kadar bebekken yanınıza aldığınız dostunuz hızla büyür, sizin çok uzun bir süreçte atlattığınız gelişim evrelerini hızlıca geçer gider. Kendiniz için düşündüğünüz herşeyi kediniz köpeğinizde yedi kat hızlı yaşarsınız. Ve bakarsınız ki 10 yaşına gelmiş, 70 yaşında bir yaşlı dede- nine oluvermiş aslında. Sizin için 10 sene nedir ki gerçekte, değil mi? 30 yaşınızla 40 yaşınız arasında o göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre. Onlar için bir ömür demektir. Size o zamana kadar dostluk arkadaşlık etmiştir, tüm sevgisini vermiş ve sevginizi almıştır. Acı duyarsınız çoğunlukla elinizin altından böyle hızla kayıp gitmesinden, çünkü gençken, daha birkaç sene önce size ne cilveler, oyunlar yapmıştır, stresinizi almıştır, eğlendirmiştir. İşte şimdi orada yaşlı ve yorgun uzanmaktadır.

Geriye dönüp baktığınızda kendi hayatınız da bu kadar hızlı geçmemekte midir zaten? Lise yıllarınız, üniversite, ilk aşklar, evlilik, çocuklar… Hepsi sanki dün yaşanmış gibi gelir insana. önümüzde bir o kadar daha yaşanacak şey vardır, biliriz, ama geçmişin bu kadar hızlı geçmesinden de hüzün duyarız. Yaptıklarımız, yapmadıklarımız, yapamadıklarımız. Tamamı ile hayattır hepsi işte, böyle geçip gitmektedir. Kainata neden bu kuralları koydun, herşey nasıl da hızlı tükenip bitiyor diye kızabilir miyiz? Kurallar bunlar en başından beri ve uygulayan biz değil, bize uygulanmaktadır hepsi de.

Dün akşam güneşi batırırken içtiğimiz kahve geride kalmıştır. 10 gün sonra hiç hatırlanmayacaktır belki de. Kuralları koyan biz olmadığımıza, ve oynamaya mecbur olduğumuza göre, nedir bu üzüntü, yaşam geçiyor, yaşlanıyorum, evlenemedim, işe giremedim, çocuğum olmuyor, hastalandım dertlenmeleri ki? Bunlar olacak. İstemesek de olacak. Kim kainatın efendisine karşı durabilmiş ki? Yapabildiklerimiz bize keyif veriyorsa o an mutluyuzdur, ve kar kalır yanımıza, o kadar. Hiç önemi yok herhangi bir şeyin, hiç. Merak etmeyin, 1000 yıl sonra bu evren varken yine de, hiçbirimiz olmayacağız, eser miktarda iz bile kalmayacak herhangi birimizden. Bedenimizden, duygularımızdan, sevdiklerimizden, kırdıklarımızdan, sevinçlerimizden, hüzünlerimizden. Boşverin.

BAŞKA BİR HAYAT?


gv4ff236e2Zaman zaman çevremdeki insanların benimle olan ilişkilerinin gerçek olmadığını, aslında herşeyin bir oyun, bir tiyatro olduğunu düşündüğüm oluyor. Bilirsiniz işte, Jim Carrey’ in ünlü filmi Truman Show misali sanal bir dünyada yaşıyormuşum gibi. Bilmiyorum size de olur mu? Bize iyi davranan kişiler, sevdiklerimiz, kavga ettiklerimiz, iş arkadaşlarımız, ailemiz. Hepsi de aslında bir oyunun parçası olabilirler mi acaba?

Daha çok yalnız kaldığım zamanlarda aklıma gelen bir konudur bu. Belki de sadece yalnız kaldığımda gerçek hayatımı gözden geçiriyorum ve sadece ben gerçeğim gibi geliyor bana; diğer tüm kişiler, hareketler senaryo, çevrem dekor, kimbilir?

Ama neden kurgulansın bu oyun? Ve neden benim için planlansın? İnsanlarla ilişkilerimi ben değil, başka bir güç mü düzenliyor ki? Daha önemlisi, benimle ilişki içinde olan insanlar bunun farkında mı, biliyorlar mı herşeyi yoksa? Ya da bu bir paranoya mı?

Sorular, sorular. Belki de her insanın kafasından geçen garip hezeyanlar. Gel gelelim, bunun hiç de hezeyan olmadığını düşündürecek birşey de var. Evet benim dışımda bir kurgulayıcı, gerekli yerlerde müdahale edip oyunu yöneten bir güç var. Adına Tanrı, Allah, Rab, ne derseniz deyin, tüm dinlerde milyarlarca insanın inandığı bir yüce planlayıcı. Üstelik kitaplarında “evet ben planlıyorum, ve ben müdahale ediyorum, yönetmen benim” diyen bir güç.

Eğer ki diğer insanlar da her birey için ayrı olduğu gibi, oyunun sadece benim için planlanmış kısmında kendi üstlerine düşen rolü oynadıklarını biliyorlarsa, evet işte hezeyan değil bir gerçek olduğu ortaya çıkıyor savımın.

Tabii keşke bu kadar basit açıklanabilse, ve insan bu kadar rahatça kabullenebilse bu açıklamayı. Dinler acaba bu gereklilikten, insanların kendi paranoyalarını açıklama ihtiyacından mı ortaya çıkmış? Daha da ötesinde, ben başka insanlar için düzenlenmiş oyunların parçası olarak üstüme düşen rolü mü oynuyorum? Ya da yeterince iyi oynayabiliyor muyum?

Hepsinden önemlisi, birgün ben de bütün bunların bir oyun, bir düzmece show olduğunu anlayıp gerçek dünyayı ve yönetmen ile ekibini görebilecek miyim?

Kadercilik denen şeyde tam bu değil mi? Truman Show’ u bir kere daha izlemeli insan. Biraz daha düşünmeli bu konu üstünde. Bir oyun? Kimbilir?

Sevgiyi Anlatmak


Bir kadın anlatıyor: Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı.
Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.
Sonunda kararımı ona da açıkladım: Boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak ”niye?” diye sordu. ”Gerçekten belli bir sebebi yok” dedim, ”sadece yoruldum”.
Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!
Sonunda sordu: ”seni caydırmak için ne yapabilirim?” Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. ”İşte mesele tam da bu” dedim ”Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.” ”Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâlolacak. Bunu benim için yapar mısın?”
Yüzümü dikkatle inceledi ve ”Sana bunun cevabını yarın vereceğim” dedi. Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.
Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı. ”Hayatım” diye başlıyordu, ”O çiçeği senin için koparmazdım” Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim. ”Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.”
”Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.”
”Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var” ”Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.”
”Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin – gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.”
”Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.”
Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu. ”Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lütfen kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.”
Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi. Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.
Bu gerçek aşktı. İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz. Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil.
Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz Ama hep oralarda bir yerdedir. Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır. Hayat tam da böyle bir şeydir.
Sevgi her zaman sizin beklediğiniz gibi anlatılmıyordur belki de…

Hayat Bir İhtimal‘ e teşekkürlerle

KENDİM GİBİ…


Bu günüme gelene dek güzeli de gördüm çirkini de. İyi ile kötü arasındaki farkı ayırt etmenin bir sürü değişik perspektiflerini inceledim. Değişimler şaşırtmaz oldu artık. Bu gün iyi olanın yarın kötü olabileceğine inandım. Hiç bir güzelliğin sürekli olmayabileceğine de… Çok farklı olaylara tanıklık ettim ve çok çeşitli insanlar tanıdım. Herkesin yaşamında akan farklı melodileri dinledim. Kiminde hüzün, kiminde mutluluk vardı. Çok danslara şahit oldum. Dans da ettim. Koştuğum da oldu hayatta, düşüp yaralanıp kanadığım da. Sn.İclâl Eroğlu’nun sözüne eş,” kendim kanamadım sadece kanayanları da gördüm” Kanattıklarımı da…

Hem sevdim hem çok sevildim. Ve sevmenin tadını anlattım dizelerce… Kendime faydalı ama başkasına zarar verebilecek amaçlarım olmadı ya da anlamsız hayâllerim.. Empati kurmayı ilke edindim. Hep doğru bildiklerimin peşine düştüm. Ayaklarım nasır tuttu. Zaman zaman ağrısa da bu ağrıdan gurur duydum. Ne kimseye uydum ne de kimseyi kendime uydurmak istedim. Ben mutlu yaşamayı ve yaşatmayı kutsal bir hedef bildim. Her günümü bir hediye kabul ettim. Yaşamın mutluluklarının değerini bilmek için önce mutsuzluklarını sevdim. Başardığım her savaştan sonra daha bir güçlüydüm. Kendimi yenilmez ilân etmedim ama yenilmedim de..

Zamanı geldi sivrildim, yalnız kaldım ama teslim olmadım bozuk düzene… Yüzüm gözüm bozuldu belki ama ruhumu bozmadım. Minnet etmedim hiç bir şey için. Minnet edeni de sevmedim. Dolu dolu yaşadım yani… Borcum da yok hayata, alacak peşinde de değilim. Sağlık ve huzurdan başka hiç bir serveti istemiyorum. Her sabah uyandığımda söylediğim ilk söz ” Bu gün yeni bir gün, sürprizlerine de hazırım ” oldu. Çok da zor değil aslında…

Hayallerimizden başka ne var ki?


Hayattan hayalleri alın, geriye ne kalır ki?
Hayal kurmak, kafanın içindeki o koca havuzun içine rengarenk mürekkepler dökmek gibidir.
Ne güzel değil mi, aslında istediğin her şeyi kafanın içinde yapabiliyorsun, her şeyi. İstisnasız. Hayalini kuramadığın bir şey var mı ki?
Uçamıyorsun mesela ama hayallerinde bir martı oluyorsun ya da küçük bir kelebek.
Gerçekte, onu öpemiyorsun mesela.
Ama kafanın içinde, onu öpmediğin gün yok, ona sarılmadığın an yok. Kokusunu içine çekiyorsun mesela, bu öyle bir şey oluyor ki burnunda hissediyorsun sıcaklığını.
Hayaller böyle güzel şeyler. Karanlığın en dibinde olsan bile sanki zihnin senin oyun alanın, kaçış sığınağın gibi.
Hayat ne kadar korkunç olurdu hayal kuramasaydık eğer.
Allah kafamızın içine cenneti yerleştirmiş olmalı. Uçan kuşlar, gökkuşağı, papatyalar, kaplumbağalar hani mesela, şu an gözlerimi kapasam, istediğim her şeyi ama her şeyi yapabilirim.
Gözlerimi kapasam, bir gün batımının önünde sıcacık çay içiyor olabilirim, taze simit kokusu alarak martı sesleri duyabilirim.
Gözlerimi kapasam bir kaplumbağa olduğumu hayal edebilirim, kendimi okyanusun akıntısına bırakıp taa Yunanistan’a kadar yüzen.
Bir kapasam gözlerimi, onun yanımda olduğunu, yanaklarına küçük küçük öpücükler bıraktığımı hayal edebilirim. Bana sarıldığını. kahverengi gözlerinin ve çikolata teninin dudaklarıma aktığını, hayal edebilirim.
Güneş doğdu, yeni bir gün daha hayallerimin içinde yaşıyorum.
“Gerçeklik bir hapishanedir”. Böyle mi gerçekten? Çünkü hayallerimde evrenler var kocaman,kocaman.
İstediğim yer, istediğim zaman, istediğim insanlar.
hepsi burada.
hepsi, burada.
hayaller ne kadar güzel şeyler.

SİZ HANGİSİSİNİZ ?


Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikâyet eden; her gün hayatının ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı. Hayat, ona göre çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücadele etmekten yorulmuştu. Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karşısına. Genç kızın bu yakınmaları karşısında, mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.

Bir gün onu mutfağa götürdü. Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu. Daha sonra kızına tek kelime etmeden, beklemeye başladı. Kızı da hiçbir şey anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı. Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi.
Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altındaki ateşi kapattı. Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu. İkincisinden yumurtayı çıkardı, onu da bir tabağa koydu. Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana boşalttı.

Kızına dönerek sordu:
— Ne görüyorsun?
— Patates, yumurta ve kahve? Diye alaylı bir cevap verdi kızı.
— Daha yakından bak bir de dedi baba, patatese dokun.

Kız denileni yaptı ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi.
— Aynı şekilde, yumurtayı da incele. Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü.
En sonunda, kızının kahveden bir yudum almasını söyledi.
Söylenileni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı. Ama yine de bütün bunlardan bir şey anlamamıştı:

— Bütün bunlar ne anlama geliyor baba?

Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de aynı sıkıntıyı yaşadıklarını, yani kaynar suyun içinde kaldıklarını anlattı. Ama her biri bu sıkıntı karşısında farklı farklı tepkiler vermişlerdi. Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumuşamış ve güçten düşmüştü. Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğun içindeki sıvıyı koruyordu. Ama kaynar suda kalınca, yumurtanın için sertleşmiş katılaşmıştı. Ancak, kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya tamamen yeni bir şey çıkmıştı.

— Sen hangisisin? Diye sordu kızına.

Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin?
– Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin?
– Yumurta gibi, kalbini mi katılaştıracaksın?
– Yoksa kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin?

[Azad Turan]

Sensiz de güzel hayat…


Sensiz de aynıyım ben, sadece yazı yazıyorum artık…
Bu beni rahatlatıyor, bu yönümü keşfettim sen yokken…
Okuduğun gibi değişen bir şey yok.
 
Sadece yaralarım var artık, yara bandıyla kapanmayan…
Sensiz de güzel hayat… Alışıyorum yavaş yavaş buna…
Yabani ot olup beynimin ortasında çoğalıyorsun ara sıra,
 
Bundan muzdarip olsam da arada, değişen bir şey yok…
Kimi zaman limandaki kaya oluyorum dalgaların dövdüğü…
Değişen pek bir şey yok aslında, üçgenin dışta kalan açısının çektiği acıdan başka…