Hepsi bu…


O bir lambaydı ve ben de zavallı bir güveydim.
Eğer sabahleyin onu görseydim önemsemezdim.
Ama geceydi. Bütün parlaklığıyla hayatımın en karanlık gecesinde parlamıştı aniden. Ona çekildim, beni kör etti ama durmadım. Sıcaklığı güzel hissettiriyordu beni. Sonra ben ona çarpa çarpa öldürdüm kendimi.
Hepsi bu.
Hiçbir özelliği yoktu, sıradan bir lambaydı. Sabah çıksaydı karşıma onu görmezdim.
Ama gece geldi.
Siyahın boğduğu yerde bembeyazdı o.
Onu bu yüzden sevdim.
Hepsi bu.

Yalnızlık masalcısı

Söyleme!


y1pp9Dgd8Ey_S0uZPdeejoTzxQyNmlujvfPmU6wVZBlf21ai1PFXlUWa3Ad_ObgYG37FKIEWuQgoYAGeceydi. Ayazda ay, beni senden imtihan etti. Kaldığımı kimseye söyleme.
Kitabını okuyacaktım. Sevişmekten vakit bulamadım. Kitabını anlamadığımı zaman öğretmene söyle. Ona söyle beni senlesin.
Işıktı. Geliyordu. İçimdeki ayna, bana sendeki benimi yansıttı. Beğendiğimi kimseye söyleme.
Dostluğunu kucaklayacak, içinde boynumu büküp oturacaktım. Kızdın ve attın beni. Kırıldığımı kendine söyleme.
Bedenin bitmiyordu. Ruhunun sürekli genişleyen evreninde. Bedenine girdim. Bedenin de ışık hızından hızlı, bir yavrucak kendine. Sonsuzluğunu emzirdiğimi kimseye söyleme.
Sıçradım geldim. Aştım uçurumunu. Göğsünün salıncağında, hakikatle salındım. Bilmezliğimi kimseye söyleme.
Yokmuşum. Yokmuşsun. İki yokluk arasında bir köprüymüş düşünce. Seni uydurduğumu kimseye söyleme.
Sözü sevmedim. Ama hep o vardı. Aramızda. Sözledim buldum seni. Teninin ateşinde sözleri çoktan yaktığımı kimseye söyleme.
Ascheffenburg, Ekim 1999
Ahmet İnam

BEN SENİ NEDEN Mİ SEVDİM


Ben seni bir okyanusun derinliğinde buldum da sevdim
Parlak bir inciydin benim için
Paha biçilmez bir inci

Ben seni soğuk ve yağmurlu bir günde
Seni düşünürken gülüşündeki sıcaklığın içime dolup da
Beni sardığı bir anda sevdim
Seni sadece selvi boyun, siyah saçların yada kara gözlerin
Güzel bir yüzün var diye değil
Fikirlerinle, konuşmandaki güzelliğin ve benim o kor halde yanan yüreğimle sevdim
Ben seni derinden ve hissederek sevdim
Her kalp atışımda vücudumun dört bir köşesine yayıldığını
Beni sardığını onu nefes alışımda ciğerlerime işlediğini biLerek sevdim
Seni kış gecelerinin o soğuk yatağında birlikte uyuyup beni ısıttığın
Yaz sıcağında uyuyamayıp sıkıntılarım oldugun
Ve rüyalarımda buluştuğumuz gecelerde sevdim
Seni ellerinden tutup kanımın kaynadığı
Kalbimin yerinden fırlayacağını hissettiğim anlarda
O ıslak dudaklarınla beni sevdiğini söyleyeceğin anları düşünerek sevdim
Ben seni o sensiz anlardaki boş ve değersiz geçen dakikalarda
Kayıp zamanlarımızda, seni arayıp bulamadığım
Çaresizlik içinde olduğum, içki sofralarını dost bildiğim anlarda sevdim
Sen ne kadar uzak olsan da,
Aramızdaki kilometreler nasıl çoksa
Bende seni o kadar yoğun ve o denli çok sevdim
Seni kalbimde yanan ateşin ile
Zihnimde oluşan hayallerin o ay parçası çehrenle
Bana derinden bakan o gözlerindeki ışıltıyı göreceğim anları beklerken
Kalbimin yanıp tutuştuğu anlarda
Gelip o bu ateşi alevlendirerek
Bana sarılarak beni sevdiğini söyleyeceğin anları düşünerek sevdim

Attila İlhan

sabahın beşi yazısı


BEN08c3CUAA43OZ_largeAklım almıyor, şiir nasıl karın doyurmaz?

Ne kadar az okudunuz, ne kadar az gördünüz, ne kadar az yaşadınız, ne kadar az denediniz, ne kadar az uyudunuz mesela. Ne kadar az seviştiniz, ne kadar az yazdınız, ne kadar çoktunuz ve ne kadar zavallıydınız. Sizin vizyonunuza karşı benim hayallerim ve enfes! ne kadar çabuk yorulmuşum ve siz, ne ara hepiniz bir şeyler oldunuz?

Her sabah o yataklardan nasıl söylenerek çıkıyor ve içten içe insanlara nasıl da tepeden bakıyorsunuz. Biz birkaç küçük insan oturmuş şiirler yazarken kaldırımlara, siz nasıl da ne isterseniz yapabiliyorsunuz. Çünkü para evet, para mühim. Şiir paraya dönüşmüyor ama siz o çarkların arasında, minicik beyinleriniz, ve tik-tak-tik-tak-tik-tak, siz her gece o yumuşacık yastıklara sarılıp uyurken, bazıları üç satırlık şiirlerle yatıyor!

O parmaklar hep havada. o cümleler hep boş ama hep kendinden çok emin. Hayır, elbette istiyorum o güzel giysileri giyin, o güzel yemekleri yiyin, o güzel arabalara binin. Ben olsam ben de en güzelini giyerim ve benim çiçek elbiselerim de zaten güzel, yeşili bahar kokuyor, pembesi çilek. Kızdığım o ki, siz bir basamak yukarıda sanarken kendinizi, en son hangi kitabı okudunuz baylar bayanlar? En son ne zaman bir tiyatro izlediniz ama hayır, pek komik eylemler şunlar dahil değil televizyon ekranınıza yansıyan. En son ne zaman bir kediye yemek verdiniz ve en son ne zaman aşk ile seviştiniz? Peki şimdi söyleyin, burunlarınızı neden havaya dikiyorsunuz o zaman, neye dayanarak, neye güvenerek ve tanrım, hala aklım almıyor, tüm o güzel şairlere rağmen, şiir nasıl karın doyurmuyor?

aman.

Anita Taylor

Ben Deliyim


Ben deliyim;
Yorgun ve yalnız kaldırımlara misafirim…
Gecenin gözleri her daim üzerimdedir.
Denizin ortasında küçük bir adayım, yüzme bilmem;
Yüreğimi bir yerde bırakmışım,
bıraktığım yerlerden çok uzaklardayım.
Kapıları kapatmışım üstüme,
sürgüleri beynime çekmişim.
Ben deliyim, ama çok şey bilirim.

Ben deliyim…
Mutluluğu uzaktan seyrederken cebimde küçük umutlar biriktirir, gözlerimi kapının eşiğine dikerim.
İşte o zaman hayat acı kahve tadı verir, hep içime atarım ama, kendimi içine atacak bir yer bulamam.
Anlamayana az gelirim, anlayana çok…
Ne yarınlar birşey bekler benden, ne de ben yarınlardan…
Ben deliyim…
Ağlamamaya yemin etmiş gözlerim…

Ben deliyim.
Zülfüm, her gece ihanetler rıhtımında,
ciğerinin üzerinde sevdasını kurşuna dizer.
Geceyi ikiye bölerim.
Bir parçasına gece yarısı derim, öbür parçasına yürek yarası.
Şafaktansa bir parça aydınlık koparıp ekmeğime sürer,
üstüne demli bir çay içerim.
Sonra, hayatın adını yalan koyarım.
Ben, yüreklerde ünlem, kafalarda soru işaretiyim…

Ben deliyim…
Kendimle sohbet eder, kendi kendime gülerim.
Telefon kulübeleriyle kavga ederim.
Asfaltın siyahında kaybolur, düşüncelere dalarım.
Çıkmaz sokaklarda kendimi arar, bir de üstüne güzel hayaller kurarım.
Sonra, sonra hayallerimle beraber suya düşerim…

Korkularına git.


Korkularına git.
Yavaşça gir ki derinliğini keşfedebilesin.
Ve bazen, çok derin olmadığını göreceksin.

Bir Zen hikayesi şöyle anlatır:

Gece yürüyen adamın ayağı kayar ve adam taşlı bir yolda düşer. Metrelerce aşağı düşmekten korkar, çünkü yolun kenarının çok derin bir vadiye uzandığını biliyordur. O’da kenar da sarkan bir dala tutunur.
Gecenin karanlığında, altında görebildiği tek şey, dipsiz bir uçurumdur. Bağırır ve tek duyduğu kendi sesinin yankısı olur. Onu duyacak kimse yoktur etrafta. Bu adamı ve bütün bir gece yaşadığı işkenceyi hayal edebilirsin. Ölüm sürekli altında bekler, elleri üşür, hakimiyetini kaybeder…
Ama tutunmayı başarır ve güneş çıktığında, aşağı bakar…
Ve güler!
Uçurum falan yoktur. Sadece on beş santim aşağıda kayalık bir düzlük vardır. Tüm gece dinlenebilir, rahatça uyuyabilirdi -düzlük yeterince geniştir- ama bunun yerine, bütün gecesini kabus gibi geçirdi.

Kendi tecrübelerimden yola çıkarak sana şunu söyleyeyim: korku on beş santimden daha derin değildir. Şimdi ister bir dala tutunup tüm yaşamını kabusa çevir, istersen o dalı bırak ve ayaklarının üzerine bas, sana kalmış.

Korkulacak hiç bir şey yok…