İki tokat için…


lale_bahcesiDelikanlı babasına heyecanla arkadaşlarından bahsediyormuş:
“-Benim arkadaşlarım çok hakikatlidir, beni çok severler. Asla yarı yolda bırakmazlar.”
Babası sakince dinliyormuş. “-Mümkün mü böyle birşey? Yanılıyor olmayasın sakın” diyecek olmuş, ama oğlu:
“-Hayır, hatta benim için ölürler bile” diye karşılık vermiş. Babası:
“-Bak oğlum, iyi dostluklar uzun yıllar geçtikten ve arkadaşını iyice tanıdıktan sonra kurulur” diye konuşmuş. Ama oğlu iddiasında ısrarcı olmuş. Adam:
“-O zaman demiş seninle bir deney yapalım, bakalım gerçekten dediğin gibiler mi, ister misin?”
“-Tamam” demiş oğlu.
Adam gitmiş az ilerdeki sürüden bir koyun seçmiş, oracıkta kesmiş. Sonra koyunu bir çuvala koymuş ve oğluna:
“-Şimdi al bunu git en yakın arkadaşının kapısını çal ve ben bir adam öldürdüm de. Bakalım ne yapacak” demiş.
Oğlan çuvalı sırtına almış akşam vakti, karanlık hafiften çökerken, en yakın arkadaşının evine doğru yola çıkmış. Varınca kapıyı çalmış. Arkadaşı kapıyı aralamış, “-Hayırdır” demiş. Oğlan:
“-Şey,” demiş, “ben bir adam öldürdüm de”, boynudan göğsüne koyunun kanları sızarken çuvaldan. Arkadaşı daha sözünü bitirmeden kapıyı çarpıvermiş yüzüne. Çocuk şaşırmış, tekrar çalmak üzere kapının tokmağına uzanmış, sonra vazgeçmiş. “Amaann” demiş kendi kendine, “nasıl olsa daha birsürü canciğer arkadaşım var, onlara giderim”.
Yola devam etmiş. Biraz ilerleyince geri dönüp bakmış, arkadaşı perdenin aralığından ona bakıyor. Onu görünce hemen perdeyi kapatıp ışıkları söndürmüş. Çocuk çok üzülmüş tabii. Diğer arkadaşlarını da teker teker dolaşmış. Hepsinden de hemen hemen aynı cevapları almış, hiçbiri yardımcı olmak istememiş. Oğlan yorgun argın, umutları kırık ve üzgün bir biçimde geri dönmüş.
Babası onu görünce ne olduğunu anlamış, oğlan da herşeyi anlatmış ona.
“-O zaman” demiş babası, “şimdi 3 sokak ötede benim arkadaşım İsmail ağa var, ona git ve benim gönderdiğimi söyle bakalım ne yapacak”
Çocuk “-Ama gece” diyecek olmuş, babası “-Farketmez” demiş, “-Git sen”
Çaresiz yine sırtlanmış çocuk çuvalı ve yola koyulmuş. İsmail ağa nın evine vardığında bahçe kapısını çalmış. Kapı aralanmış. İsmail ağa çocuğu görünce gece vakti şaşırmış, sormuş neden geldiğini, oğlan da anlatmış kimin oğlu olduğunu ve babasının kendisine yardımcı olması için gönderdiğini. Ardından eklemiş:
“-Ben bir adam öldürdüm de”
İsmail ağa bir çuvala bakmış, bir etrafa kimse varmı diye, sonra oğlanı kolundan tutup içeri çekmiş. Birlikte arkadaki bahçeye gitmişler. Büyükçe bir çukur kazıp çuvalı içine yerleştirmiş ağa, sonra üstünü güzelce toprakla örterek orada bulduğu lale fidanlarını dikmiş. Sonra çocuğa:
“-Geç oldu bu gece gitme evine, yerim var, bende kal” demiş. Çocuk babasının bekleyeceğini söyleyerek kabul etmemiş.
Geri dönüp geldiğinde eve, babasına olan biten herşeyi anlatmış ve “-Sen haklıymışsın, benimkiler gerçek dost değilmiş, dostluğun ne demek olduğunu senin arkadaşında gördüm” demiş. Babası:
“-Dur, daha bitmedi” demiş, “-Yarın sabah İsmail ağa’nın oturduğu kahveye gideceksin ve hiçbirşey söylemeden suratına kuvvetli bir tokat atacaksın. Birşey demezse bir daha ve daha güçlü, yine tepkisi olmazsa daha da güçlü tokat atacaksın suratına” demiş. Oğlan şaşırmış:
“-ama nasıl…” diyecek olmuş, babası susturarak ne diyorsa yapmasını söylemiş.
Ertesi sabah olmuş, oğlan İsmail ağanın oturduğu kahveye gitmiş, babasının dediği gibi hiçbirşey söylemeden yüzüne güçlü bir tokat atmış. İsmail ağa dönmüş, bakmış, sonra sesini çıkarmadan önüne bakmış. Bunun üzerine oğlan öncekinden daha şiddetli bir tokat daha atmış. İsmail ağa yine sesini çıkarmamış. Çocuk üçüncü kez elini kaldırmış, bu defa iyice şiddetli vuracakken İsmail ağa kalkmış ayağa ve elini tutmuş:
“-Bak” demiş, “git babana söyle, İsmail ağa iki tokat için lale bahçesini bozmaz”

Dostluk ve sahiplenme


tumblr_mme70lPC6B1qly1v5o1_5001924 yılında Tokyo Üniversitesi’nde görev yapan Japon profesör Hidesabura Ueno, kendine tren istasyonunda bulduğu küçük bir köpek yavrusu edindi. Profesör Ueno köpeğine, Japoncada “sekiz tane” anlamına gelen Hachiko adını koydu.

Safkan akita cinsi beyaz bir erkek olan Hachiko, her sabah üniversiteye gitmek için evden metroya yürüyen sahibine eşlik etti. Metronun dış kapısına kadar getirdiği sahibini uğurladıktan sonra da eve döndü.

Çok geçmeden bir akşam üniversite dönüşünde metronun çıkışında Hachiko’yu kendisini beklerken gördü profesör ve çok şaşırdı. Bu akıllı köpek sahibinin eve dönüş saatlerini hesaplayarak ve aynı yolu kullanacağını düşünerek metronun önüne gitmişti.

Ondan sonraki bir yıl boyunca her sabah sahibini metroya kadar götürdü, her akşam iş çıkışında da metronun önünde karşıladı. Saatini hiç şaşırmadı.

Ama bir akşam profesör metrodan çıkmadı. Hachiko gözleri metronun kapısında, gece boyunca bekledi.

Bir sonraki akşam profesör yine yoktu. Üçüncü akşam metrodan yine çıkmadı.

Çünkü profesör üniversitede kalp krizi geçirip ölmüştü..

Hachiko her akşam sahibim metrodan çıkar diye inatla bekledi. Haftalar, aylar,yıllar boyunca her akşam tokyo metrosunun Shibuya İstasyonunun kapısına gitti. Tam 10 yıl boyunca.

Hachiko 12 yaşındayken metronun kapısında öldü.

ZAMANI GERİ DÖNDÜRDÜM…


Zamanı geri döndürdüm ve ne kadar çok insanın umutlarını kırdığımı, onları nasıl da çaresizce bir bekleyiş içine ittiğimi gördüm. Ve üstelik bunu onlara gelecek için hiçbir umut bırakmamacasına yaptığımı düşündüğüm halde. Halbuki onlara tekrar rastladığımda bu sefer, hala bıraktığım yerdeydiler. Biraz kırgınlık belki, biraz solgunluk yüreklerinde… Çokça bana ve olanlara karşı duyulan hayal kırıklığını hissettim beyinlerini okumaya çalıştığımda. Ama yine de bir umut parıltısı dolaşıyordu bakışlarında, sözlerinde; “yine, yeniden olur mu” anlamını taşıyan.
Daha önemlisi, bana olan sevgilerini hiç yitirmediklerini, bitirmediklerini, bitiremediklerini gördüm. Bunu istemediklerini de. Ama kurtulmaya ve unutmaya çalışmıştı çoğu açıkçası; kendilerini korumak uğruna, başka dostluklar, başka arkadaşlıklar kurup, bir nebze olsun uzaklaşabilmek için benden. Fakat hemen hepsi de bunda başarısız olup kafalarındaki “ben” den vazgeçemediklerini hissetmişti. Kimisi ise hiç bunlarla uğraşmayıp, sadece beni sevmeye devam etmişlerdi, başka alternatifleri olsa bile bir sürü, benden yana hiç umutları olmasa da. Ve hepsi de çevremdeydiler aslında, hiç uzaklaşmamışlardı, ben onları orada farketmesem de…
Düşündüm, çok düşündüm… Neden, nasıl olup da bu kadar insanı kırıp dökmüştüm; hayallerini bir çırpıda yıkmış, onları umarsızca bir kuyunun karanlıklarına itmiştim? Bir umut uğruna, bir insan uğruna, onu değiştirebilmek, onunla mutlu olup bir ömür birlikte huzurla yaşamak uğrunaydı, evet. Herşeyden vazgeçmiştim, daha da vazgeçerdim onun için. Değer miydi? O zaman için evet. Herşeye değerdi… Ama şimdi? Asla değmezmiş, ve benden aldığı huzuru başkalarında kaybetmesi için beddualar okuyarak hayatımdan yolladığım o insan müsveddesinin bana ne kötülükler ettiğini, tüm birliktelik boyunca yalanlarıyla gözümü nasıl da kör ettiğini farkederek bu günlere gelmek ne zormuş…
Hepsinden, yüreklerini kırdığım döktüğüm, hayallerini paramparça ettiğim o insanların, beni aradan geçen bunca zamana rağmen nasıl safça, temizce sevdiklerini gördükten sonra, hepsinden özür dileyerek; hepsine derin ve pişmanlıkla dolu bir hoşgeldin dedim. Ve hiçbiri de beni kırmadı, yüreklerini açtı, aynı bıraktıkları yerdeki gibi beni sevdiklerini gösterdiler. Mutluluk kaynağım, benim yüreğimin, hayatımın önemli bir parçası olmaya soyundular yeniden.
Bense, bunca geçen olaydan sonra insanlara kaybettiğim güvenimi onlarda bulacağımı bilerek, tertemiz sevgilerine yüreğimin yettiği kadar karşılık vermeye başladım. Hoşgeldiniz eski dostlarım, yoldaşlarım, arkadaşlarım, sevgililerim… Hepinizi de gerçekten çok seviyorum, inanıyorum. Sizi bir daha boş ve değmeyen bir umut uğruna kırmamaya kararlıyım. Ve inanın bu yaptığımın cezasını çok ağır biçimde ödedim. Ve yine, hoşgeldiniz yeni dostlarım, hayatıma yeni katılan güzel insanlar. Merak etmeyin, kırık bir yüreğin kalıntıları üzerine gelmediniz. Onu tamir etmek gibi, yaralarını sarmak gibi bir sıkıntınız olmayacak. Çünkü bu yürek şimdi sapasağlam ve en güçlü haliyle sevgisini size açtı. Demiştim ya, bir daha asla kimseyi gözpınarlarıma ekip gözyaşlarımla sulamayacağım içimde büyümesi için. Sevgi karşılığı benden bulacağınız en az, en az o kadar sevgi dir…

Terzi’ nin hikayesi


Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış… Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini…
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
“Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer” diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
“Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?” diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
“Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim” deyince,
“Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş” diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
“Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?” diye soran yaşlı adam,
“Ben terziyim” yanıtını alınca
“Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın” diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.

Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş.. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık “ünlü işadamı” diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
“Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.

Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona
“Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın” demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın…”
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş…
Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle…….

Tüm Dostlarıma


Öğrendim ki….
Kimseyi Sizi sevmeye zorlayamazsiniz.
Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz,
Gerisini karsi tarafa birakirsiniz.

Öğrendim ki…
Güveni gelistirmek yillar aliyor,
Yikmak bir dakika.

Öğrendim ki…
Hayatinda nelere sahip oldugun degil
Kiminle oldugun onemli.

Öğrendim ki….
Kendini en iyilerle kiyaslamak degil
Kendi en iyinle kiyaslamak sonuc getirir.

Öğrendim ki…
İnsanlarin basina ne geldigi degil
O durumda ne yaptiklari onemli.

Öğrendim ki…
Ne kadar küçük dilimlersen dilimle
Her isin iki yüzü var.

Öğrendim ki…
Olmak istedigim İnsan olabilmem
Cok vakit aliyor.

Öğrendim ki…
Bütün sevdiklerinle iyi ayrilman gerek
Hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun.

Öğrendim ki…
‘Bittim’ dedigin andan itibaren
Pilinin bitmesine daha cok var.

Öğrendim ki…
Bazi insanlar sizi cok seviyor
Ama bunu nasil gösterecegini bilemiyor.

Öğrendim ki…
Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz
Bazilari hic karsilik vermiyor.

Öğrendim ki…
En iyi arkadasla sıkıcı an olmaz.

Öğrendim ki…
Düştüğün anda Seni tekmeleyecegini düşündüklerinden bazilari
Kaldirmak icin elini uzatir.

Öğrendim ki…
İki insan ayni seye bakip
Tamamen farkli seyler görebilir.

Öğrendim ki…
Anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatir.

Öğrendim ki…
Duvarda asili diplomalar
İnsani insan yapmaya yetmez.

Öğrendim ki…
Ask kelimesi ne kadar cok kullanilirsa, anlam yükü o kadar azalir.

Öğrendim ki…
Karsisindakini kirmamak ve inanclarini savunmak arasinda cizginin
nereden gectigini bulmak zor.

Öğrendim ki…
Gercek Arkadaslar arasina mesafe girmez.
Gercek Aşklarin da !

Öğrendim ki…
Ne kadar yakin olursa olsunlar
En iyi Arkadaşlar da ara sira üzebilir.
Onlari affetmek gerekir.

Öğrendim ki…
Bazen başkalarini affetmek yetmiyor.
Bazen insanin kendisini affedebilmesi gerekiyor.

Öğrendim ki…
Yüreginiz ne kadar kan ağlarsa ağlasin
Dünya Sizin icin dönmesini durdurmuyor.

Öğrendim ki…
Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pismanligin uzun yillar sürüyor..

Gözler arasındaki ilişkiyi biliyor musun ? Onlar birlikte göz kırparlar, birlikte ağlarlar, her şeyi birlikte görürler ve birlikte uyurlar. Buna rağmen asla birbirlerini görmezler. Arkadaşlık bunun gibi olmalı. Arkadaşsız hayat cehennem gibidir.