HAŞARI BİR ÇOCUK


kukla-164x164Sözde eğitim denilen bir canavarın elinde oyuncak olmuş zavallı kuklalar olarak yaşıyoruz. Daha doğrusu başka ellerin bizi oynatmasını yaşamak sanıyoruz.
Önceden belirlenmiş ve çok kullanılmış kör inançların ve düşüncelerin koşullandırılmış kafalarını taşıyoruz. İşin en gülmece yanı ise bu taşıdığımız kafaları kendi kafamız sanıyoruz.
Ayrımına varamıyoruz, ya da varmak istemiyoruz büyük bir aman sendecilik içerisinde.
Kendimize ait hiç bir düşünce ve inancımızın olmadığını, yalnızca daha önce kullanılmış ikinci el düşünce ve inançlarla donatıldığımızı anlamadan, ya da anlamak istemeden yaşayıp gidiyoruz.
Yalnızca var olabilmek için yaşıyoruz ve yalnızca bir sürüye ait olabilirsek var olabileceğimize inanıyoruz.
Oysa yalnızca var olmak kendi başına hiç bir şey ifade etmiyor.
Var olmaktan da öte, var olmaktan da daha önemli bir şey var.
Bunun da adına yaşamak diyorlar. Ve biz hep karıştırırız var olmakla yaşamayı, sapla samanı karıştırır gibi.
Varoluş kendiliğindendir, olağandır.
Ama yaşamak varoluş bilincine varabilmektir.
Birey olduğunu, benzersiz olduğunu kavrayabilmektir.
Kısacası farkındalıktır.
Bu her şeyden önce insan olma bilincinin farkındalığıdır.
Bütün koşullandırılmalardan arınmış, bütün önyargılardan uzak, yalnızca insan olabilmek.
Hiçbir ideolojiye hiçbir inanca sırtını dayamadan her şeyden önce insan olabilmek.
Ne yazık ki içinde yaşamış olduğumuz toplum birey olmamızı bir türlü hazmedemiyor, bundan adeta korkuyor, ürküyor.
Sürekli ezberlenmiş düşünce ve inançları tekrarlamanın kolaycılığı ve rahatlığı içerisinde kalmamızı istiyor. Kendimize ait olma düşüncemizi bile kabullenemiyor. kendi içimize bakmamızı, kendi özümüzü, kendi benliğimizi keşfetmemizi hiç istemiyor.
Kabul görmüş onaylanmış düşünce ve inançların bayatlamış konserveleriyle yıllardır beslenip duruyoruz.
Beslenmelerin en dengesiz haliyle.

Kendi aşımızı kendimiz yapamıyoruz, yaptırmıyorlar.
Kendi inançlarımız, kendi ideolojilerimiz sandığımız her şey, önceden çok kullanılmış, eskitilmiş ikinci el şeylerden ibaret.
Ve bunlar yeniden cilalanıp, boyatılıp kafamıza , benliğimize zorla tıkıştırılıyor. Bunun adına da eğitim deniliyor.
Bu yüzden de attığımız hiçbir adım kendi adımımız olamıyor.
Oysa yeni adımlar atmak gerek, başka ayak izlerinde debelenmeden.
Oysa yeni şeyler söylemek gerek, söylenmişleri söylenmeden.

Toplumsal salaklığımızın en güzel örneğini, en aptalca çelişkisini daha çocukluğumuzda yaşamaya başlıyoruz.
Önce konuşmasını öğrenmemiz için can atıyorlar, sonra da susmasını öğretiyorlar.
Çocuk baba der, çocuk anne der sevinç coşku alabildiğinedir.
Çocuk konuşmayı öğrenmiştir, herkes mutludur.
Ama çocuk büyür ve artık başka şeyler de söyler.
Farklı şeyler, sizin düşünmediğiniz, düşünemediğiniz şeyler.

Ve artık susmasının zamanı gelmiştir de geçiyordur bile.
Ve bu çocuklar hep susturulmaya çalışılır, bugün olduğu gibi.
Ebevyenlerin, eğitimcilerin, yöneticilerin ezberlettiklerini tekrarlamadıkları sürece de susturulmaya devam edilir.
Tomalarla, biber gazıyla, tutuklamalarla,işkencelerle, öldürmelerle her yola baş vurulur.
Delilik bu ya içimdeki çocukla konuşuyorum sürekli:
“Susma çocuk, konuş çocuk. Yoksa bu kokuşmuşluğun, bu yozlaşmışlığın içerisinde sen de çürüyüp gideceksin.”
Ve susturamıyorum her şeye rağmen içimdeki o her şeyden arınmış çocuğu.
Haşarı bir çocuk bu, laftan sözden hiç anlamıyor.
Özden OTÇU

Anlamak imkansız!


Kırklı yaşlarda şehirli bir anne yirmili yaşlardaki üniversite öğrencisi kızının eve geç saatlarde dönmesinden rahatsız olarak şöyle diyor: evlen de kocan izin verirse istersen eve saat beşte gir!

Bu ne demek??

Sen üniversite de okuyor olsan, yirmili yaşlarında da olsan, nüfus cüzdanında cinsiyet bölümünde KADIN yazıyor diye SENİ BİREY OLARAK GÖRMÜYORUM. Peki bunu kim söylüyor yine bir KADIN!

Yani bir kadın tek başına kendi hayatı konusunda karar verme yetisine sahip değil. BAŞINDA biri olmalı. Bir baba veya bir koca..kısaca bir ERKEK. Peki canlıların bu grubunun diğerlerinden daha mı fazla çalışan beyin hücresi var? Öbürlerinden daha çoook mu zekiler??

Kadınlar hem onların yaptığı işi yani dışarıda çalışma eylemini, hem de evde yapamadıkları işi yani kendi kendine bakabilme, evi toparlayabilme, yemek yapabilme, çocuklara bakabilme işini onlardan daha iyi ya da en azından onlar kadar iyi yapamıyor mu???

Sorun nerede o zaman??

??

Daha kadınların beyninden bu yanlış düşünceyi silemezken; erkeklerin beyninden nasıl sileceğiz??

Nasıl doğrunun bu olmadığını göstereceğiz?

Eğitimle mi ??

Bunun da bir etkisi olmadığını düşünmeye başladım.

Çünkü böyle düşünen kadınların arasında eğitimliler de hayli fazla!