Etiket arşivi: Atatürk

CUMHURİYET BAYRAMI KUTLU OLSUN – 90. YIL


tumblr_mvdt18BbKj1sly2fwo1_500“ATATÜRK HADDİNİ BİLMEDİ !

Atatürk haddini bilseydi bugün burada oturuyor olmazdık. Cumhuriyetin çocukları olarak, bizim haddimiz değil derdik. Amerikan mandasını kabul etmiştik. Bizim haddimiz değil dünyaya karşı savaşmak demiştik. İzmir’i Yunanlılara bırakmıştık. Antalya’yı Almanlara bırakmıştık. Kapadokya’yı Fransızlara bırakmıştık. İstanbul’da ABD mandasında oturuyorduk arkadaş. Kimse bana haddini bileceksin demesin. Haddini bilenin kazandığını tarih yazmadı. Haddini bilen hakkettiği yerde oturur böyle.”
— Hıncal Uluç

Büyük Taarruz ve Zafer


buyuk-taaruz-resimleri-ntv-arastirmasi-ataturk0012

Bu hafta (26-30 Ağustos 1922) Büyük Taarruz’un 91. Yıl Dönümü Hepimize Kutlu olsun
26 Ağustos 1922 Sabahı saat 04.30’da yoğun bir Türk topçu ateşi ile başlayan Büyük Taarruz 9 Eylül günü muzaffer Türk süvârilerinin İzmir’e girmesiyle sona ermiş ve 200.000 kişilik Yunan istîlâ kuvvetlerinden arda kalanlar, 27 Ağustos ve 4 Eylül arası, 321 kilometrelik bir mesâfeyi sekiz günde aşarak, yâni günde yaklaşık 40 kilometre katederek “dünyâ ric’at rekoru”nu kırmışlardır.
Bu, Yunanlıların korkak yâhut yeteneksiz olmasından değil, Türklerin çok daha motive ve Mustafa Kemâl Paşa gibi olağanüstü bir kumandan yönetiminde bulunmalarından kaynaklanan bir durumdur. Normal şartlar altında böyle bir zafer kazanılması pek de askerî mantığa uygun değildi. Zîrâ bu muhârebede Türk tarafı 186.000 askere, Yunan tarafı ise 200.000 askere sâhipti ve donanım yönünden de Türk tarafına adamakıllı üstündü. Normal olarak taarruz eden tarafın, hasmına göre en az üç misli daha kalabalık olması kuralından bahsedilir. Çünki hücûm eden taraf mûtâden daha fazla zâyiat verir. Fakat dâhî kumandanlar emrindeki ordular için böyle kurallar anlaşılan pek bir mânâ ifâde etmiyor.
Büyük Taarruz’da gerçi Türk Ordusu’nun bütün ferdleri olağanüstü bir şecaat ve gayretle vuruşmuştur ama düşman hatlarının gerilerine sarkarak zaferin kazanılmasına fevkalâde katkıda bulunan süvârilerimizin rolü ne kadar önemsense azdır.
O sebebden Büyük Taarruz’a “Son Süvârî Muhârebesi” diyenler dahî vardır.
200 senelik bir gerileme devrinden sonra nihâyet “mâkûs tâlihi”ni yenerek yeryüzündeki bütün hasımlarına “kırmızı kart” gösteren Türkiye Büyük Taarruz sonucu ölüm döşeğinden son anda doğrularak tekmil dâhilî ve hâricî “cenâze levâzımatçıları”nı sonsuz ye’se garketmişdir.
Büyük Taarruz’un şehitlerini ve başta Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere artık hepsi Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuş gâzîlerine Allah’tan Rahmet diliyor ve aziz hâtıraları önünde saygıyla eğiliyoruz.

DÜNYA BİZE H’AYRAN


xCmuY1WO7hJoyL3b_1Başbakanımız “milli içkimiz ayrandır” demiş. Milli içkimiz, rakıdır. Resmi Gazete’de bile yayımlandı. “Karakteristik özelliğini Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan doğal unsurlardan, özellikle Türkiye’de yetişen üzüm, anason ve Türkiye’de uygulanan geleneksel üretim yöntemlerinden alan, kendine has, renksiz alkollü içki” olarak tanımlandı. “Geleneksel tat” olduğu belirtildi.

Özbeöz Türk’tür rakı. Ne malum derseniz? Nerede, ne zaman ve kim tarafından icat edildiği bilinmiyor, meçhul, oradan malum… Eğer, biz Türklerden başka bir milletin icadı olsaydı, cilt cilt yazılı tarihi olurdu, şeceresini bilirdik.

Şampanyanın mucidi Fransız keşiş Dom Perignon mesela, anca 1638’de dünyaya gelmiş. Evliya Çelebi’nin 1635 tarihli seyahatnamesinde ise, rakıdan bahsediliyor. Demek oluyor ki… Şampanyayı icat eden adam kundakta ana sütü içerken, biz aslan sütü içiyorduk. Daha ne diiim?

Ve, bizatihi Türkiye’dir. Senelerce İstanbul’da yaşayan New York Times yazarı Stephen Kinzer, Hilal ve Yıldız isimli kitabında, “rakı gibi ülke” olduğumuzu anlatır… “İlk gördüğünde şişedeki gibi berraktır, su ilave ettiğinde sisli-puslu hale gelir, dışarıdan bakınca içini göremezsin, anlayabilmek için hissetmen, içine girmen lazım” der.

Asildir rakı… Bakın, 1900’lü yıllardan bir davetiye aktarayım size: “Muhterem efendim, teşrin’i saninin 21’inci gününe müsadif Cuma akşamı, Hristo’nun meyhanesinde taam eylemek ve hususi eğlence tertip ederek vakit geçirmek istiyoruz. Sizi pek seven cümle dostlarımız teşrif edeceklerdir. Binaenaleyh, icabetiniz bizim içün mücib-i şeref olacaktır. Bu lütfu bizden esirgemeyeceğiniz ümidi ile takdim-i ihtiram eyleriz efendim… Pera sahaflarından Şener Efendi.”

Nezakettir, zarafettir. Adabımuaşerettir. Rakı içeceğinize üzüm yiyin, kavunun yanına 35’lik salkım açın falan gibi gayriciddi yaklaşılamaz ona… Ciddiyet ister. Fava, pilaki, şakşuka, memleket “meze”lesidir.

Yurtseverdir. İki tek attın mı, n’oolacak bu memleketin hali diye endişelenmezsin aksi olsa. Evrim Teorisi’nin kanıtıdır. Fazla kaçırırsan, özüne dönersin, maymun olursun… Bilimdir. Bilim deyince, aklıma geldi. Elektriğin icadından sonra “ampul” icat edildi sanıyorsan, yanılıyorsun… Çünkü, elektriğin icadıyla birlikte, buz üretildi. Buz üretilince “rakıya niye buz koymuyoruz azizim?” icadı yapıldı. Bu tarihi icat neticesinde, rakının üstüne buz koymak için daha uzunca bardağa ihtiyaç oldu. Zahmet edip özel bardak icat etmek karakterimize zor geldiği için, pratik Türk zekâsı devreye girdi. “Limonata bardağı ne güne duruyor muhterem, ona koyalım” icadı yapıldı. Bardak limonata bardağı ama…

Ne anlamı var rakısız radika’nın cibez’in deniz börülcesi’nin turpotu’nun, inek miyiz biz? Niye avlayıp günahına giriyorsun boşu boşuna; şerbetle mi yiyeceksin lüferi?

Fevkalade’dir. Aliyülala’dır. 1926’da üretime başladığında, bu caanım isimleri koymuştu, boş şişe fiyatına sattığımız Tekel. Kadındır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında “Sevim, Elif, Hanım, Denizkızı, Üzümkızı, Jale” isimlerini taşırlardı. O nedenle botoks’tur aynı zamanda… Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır. En kaknemi bile bi başka görünür gözüne, içilir “güzel”leşilir.

Hayatın anahtarıdır. Büst gibi oturan adamın bile çenesinin kilidini açar, “çilingir” sofrasıdır. Kontörsüz muhabbettir. Kahkahadır. Çocuktur, ağlarsın. İçki denip geçilemez… İçki içen neler yaptığını hatırlamaz, rakı içen unutulanları hatırlar. Acısıyla tatlısıyla hatıraları kaydeden harddisk’tir.

Tıp bazen çaresizdir. O ilaçtır. Gurbete bile iyi gelir. Herkesin gençlik hatası olabilir, bira içersin, sonradan para kazanınca şarap içmeyi matah zannedersin, Amerikalı kamyon şoförlerinin içtiği viskiye kamyon parası ödersin, ayrı… Kürkçü dükkânıdır. Döner dolaşır, gelirsin. * Akil’dir bi nevi rakı! Orhan Gencebay’dır. Entel dantel barlarda dinlemeye, eşlik etmeye utanırsın ama, hepimiz biliriz ki, ezbere bilirsin. Tatlıses’tir. Kürt Realitesi’dir.

Örgüttür! Peynir, rakı, kavun, PRK… Bölücü değildir, birleştirici örgüttür. Türk’ü de içer, Kürt’ü de, Laz’ı da, Çerkez’i de, Ermeni’si de, Yahudi’si de… Rumlar öyle meze yapar ki kardeşim, helali hoş olsun, Kıbrıs’ı veresin gelir.

Orhan Veli’dir… “Şiir yazıyorum, şiir yazıp eskiler alıyorum, eskiler verip musikiler alıyorum, bir de rakı şişesinde balık olsam”dır. Şiirdir. Şarkıdır. Dönülmez akşamın ufkudur.

Mustafa Kemal’dir… Rakı içiyordu diye “sarhoş” demeye getirirler ama, kurup yücelttiği memleketi “ayık kafayla” niye yönetemiyorsun diye sorarlar adama!

Ooof of. Vakit tamam. Güneş usuuul usul batmak üzere, bana müsaade, cümleten şerefe.

Yılmaz Özdil – Hürriyet

*** AZINLIKLARI SÖKÜP ATTIM İSMET ***


Başbakan İsmet İnönü Saat 18 Sularında Florya Köşkü’nde ATATÜRK’ü Ziyaret Eder:
– Hayırdır… İsmet Habersiz Geldin.
– Paşam, Azınlıklar Meselesi…Konuyu Meclis’e Getireceğiz… Ne Diyorsunuz?
– İsmet Bugün Geç Oldu..Yarın Sabah Erken Gel, Konuşalım.
İnönü Çıkınca ATATÜRK ” Bütün Görevlileri ” Toplar:
– Sadece Laleler Kalsın…Bahçedeki diğer bütün Çiçekleri sökün, Atın… Derhal.
İsmet Paşa Sabah Gelir Bahçenin ” Halini ” Görünce ”Görevlilere” Sorar:
– Ne Oldu Böyle ?
– Gazi Paşa Hazretleri Emrettiler, Söktük.
Başbakan İnönü,Cumhurbaşkanı ATATÜRK’ün Odasına Girince Sorar:
– Paşam Bahçenin Durumu Nedir ?
– Azınlıkları Söküp Attım İsmet.
İnönü ” Anladım ” Dercesine Başını Önüne Eğer:
ATATÜRK:
– İsmet Ben,” NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ”
Sözünü Boş Yere Söylemedim…KENDİNİ TÜRK HİSSEDEN HERKES BU VATANIN ÖZ EVLADI…
Ben Hayatta Olduğum Sürece Bu Böyle Bilinsin…Ve Sakın Azınlıklar İle İlgili Bir Kanun Çıkarılmasın.
400043_4097353751415_1413626862_n

24 Kasım… Tüm öğretmenlerimize kutlu olsun


Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’i kuran ulu önder Atatürk, askeri ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda birçok yeniliği başlatmıştır. Bu yeniliklerden biri de, 1 Kasım 1928 tarihinde çıkarılan 1353 sayılı kanunla, Arap alfabesi yerine Latin alfabesinin kabulü olmuştur.
Bu tarihten itibaren yeni harflerin öğrenilmesi ve okur yazar sayısının artırılması konusunda büyük bir seferberlik başlatılmıştır.24 Kasım 1928 tarihinde açılan, Millet Mektepleri’nde, yaşlı, genç, çocuk, kadın herkese yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir.
Millet Mektepleri’nin açılışı ve Atatürk’ün Başöğretmenliği kabul tarihi olan 24 Kasım günü, 1981 yılından beri Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.

MUSTAFA KEMAL’DEN MEKTUP


Öldü sanmayın beni
Biliyorum gelemem o yerlere bir daha
Mustafa Kemal olarak
19 Mayıslar
Bensiz geçecek hep
Fakat bilin ki
Kalbinizdeyim sıcak duygularınızla
Elinizdeyim verimli işler içinde
Başınızdayım düşünceler boyunca
Toprağı işleyen motorun sesindeyim
Gökleri yırtan kanat gürültüsündeyim.
Beni öldü sanmayın
Nerde hamleniz varsa
Bıraktığım yerden ötelere
Nerde üstünse başarınız
Milletimin yüzünü güldüren
Bilin ki orda ben varım sizleri toprağımdan
Sizler kadar duyarım…

Oğuz Kazım Atok

Nerelerden geliyoruz…


Atatürk’ten İsmet Paşa’ya

“SEVGİLİ Paşam, Cumhuriyet’in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor.
Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Başdelegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın.

Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km. kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız.

Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet’le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60’ı geçiyor.

Nüfusun % 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek.

İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyet’in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor. Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz.

Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Cumhuriyet’e uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız.

Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun!”

Tarih 30 Ekim 1923… Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’yı Köşk’e davet eder. Ülkenin genel durumu hakkında hazırlattığı raporları İsmet Paşa’ya böyle sunar. Atatürk ve arkadaşlarının devraldıkları ülke işte böyle perişan durumdaydı. 10 Kasım’da parlak nutuklar atarak, bağlılıklarımızı bildirerek andığımız Atatürk’ün nasıl bir mucize yarattığının bilincinde miyiz? Bugün ona sahip çıkabiliyor muyuz? Yoksa sadece nutuk mu atıyoruz?

(*) Cumhuriyet-Türk Mucizesi, ikinci kitap-TURGUT ÖZAKMAN